//-->
ehlibeyt-mektebi - Ana Sayfa Şia Mektebi,Ehlibeyt,Ehlibeytiz,Caferi,Ehlibeyti Gönülden Sevenlerin Sitesi
» Ana Kategoriler
Allah (c.c)
Resulullah
Kur'an-i Kerîm
Hadisler
İslam Tarihi
Kadın ve Aile
Çocuk Eğitimi
Hat Yazıları
» Genel Kategoriler
İslam Alimleri
Mubarek Günler
Kısas ve Öyküler
Sağlık Bilgileri
Gençlik
Eklenecek

İçerik

Ehli Beytiz.Tr.Gg

BiLgi-BankaSi

BİLGİ BANKASI. 3

Bilgi Bankası 1:. 3

Bilgi Bankası 2:. 3

Bilgi Bankası 3:. 3

Bilgi Bankası 4:. 4

Bilgi Bankası 5:. 4

Bilgi Bankası 6:. 5

Bilgi Bankası 7:. 5

Bilgi Bankası 8:. 5

Bilgi Bankası 9:. 6

Bilgi Bankası 10:. 6

Bilgi Bankası 11:. 6

Bilgi Bankası 12:. 7

Bilgi Bankası 13:. 7

Bilgi Bankası 14:. 7

Bilgi Bankası 15:. 8

Bilgi Bankası 16:. 8

Bilgi Bankası 17:. 8

Bilgi Bankası 18:. 9

Bilgi Bankası 19:. 9

Bilgi Bankası 20:. 9

Bilgi Bankası 21:. 10

Bilgi Bankası 22:. 10

Bilgi Bankası 23:. 10

Bilgi Bankası 24:. 11

Bilgi Bankası 25:. 11

Bilgi Bankası 26:. 11

Bilgi Bankası 27:. 12

Bilgi Bankası 28:. 12

Bilgi Bankası 29:. 12

Bilgi Bankası 30:. 12

Bilgi Bankası 31:. 13

Bilgi Bankası 32:. 13

Bilgi Bankası 33:. 13

Bilgi Bankası 34:. 14

Bilgi Bankası 35:. 14

Bilgi Bankası 36:. 14

Bilgi Bankası 37:. 14

Bilgi Bankası 38:. 14

Bilgi Bankası 39:. 15

Bilgi Bankası 40:. 15

Bilgi Bankası 41:. 15

Bilgi Bankası 42:. 16

Bilgi Bankası 43:. 16

Bilgi Bankası 44:. 16

Bilgi Bankası 45:. 16

Bilgi Bankası 46:. 16

Bilgi Bankası 47:. 17

Bilgi Bankası 48:. 18

Bilgi Bankası 49:. 18

Bilgi Bankası 50:. 18

Bilgi Bankası 51:. 19

Bilgi Bankası 52:. 19

Bilgi Bankası 53:. 19

Bilgi Bankası 54:. 20

Bilgi Bankası 55:. 20

Bilgi Bankası 56:. 20

Bilgi Bankası 57:. 21

Bilgi Bankası 58:. 21

Bilgi Bankası 59:. 21

Bilgi Bankası 60:. 22

Bilgi Bankası 61:. 22

Bilgi Bankası 62:. 22

Bilgi Bankası 63:. 23

Bilgi Bankası 64:. 23


BİLGİ BANKASI

 

Bilgi Bankası 1:

 

Cengiz Temuçin Dünyanın en büyük cihangirlerinden ve en zalim kan dökücülerinden olup, Moğolların kabilesine mensuptur. Asıl ismi Temuçjn'dir. Çıkışı İslâm alemi için bü­yük bir felaket olan bu muzır şahıs, 549 Hicri/1155 Miladi senesinde Moğolistan'da doğdu. İlk önce küçük bir kabilenin reisiyken diğer kabilelerin bazısıyla anlaşarak, diğerlerine karşı harp ederek, Çin'deki dağınıklığın yardımıyla, daha bir takım yerleri eline geçirip hükümetinin tesir ve topraklarını genişletti. H.599/M.1203 tarihinde bütün Moğolistan ve Tataristan hanları tarafından "Hakan" unvanı verilerek tanındı. Karakurum'da tahta çıkmıştır.

Böylece bütün Moğolistan'ın tanıdığı ve kabul ettiği Hakan olarak bu köylü kavimlerden kalabalık bir asker topluluğu, daha doğrusu, yağmacılar birliği kurarak, cihangirliğe başla­mıştır. Önce bugün Doğu Türkistan ismiyle bilinen Hat'ayı, sonra Çin'in kuzey taraflarını ve Pekin şehrini daha sonra da, Korya memleketini zapt etmiştir. Böylece kuvvet ve sağlam­lığı bir kat daha artırdıktan sonra H.616/M.1220 senesinde Muhammed Harzemşah'a harb ilan ederek Maveraünnehr. Harzem, Horasan, Karıdahar ve Melitan taraflarını yakıp yı­karak halkı katledip, Buhara, Semerkand, Belh, Herat gibi büyük kültür merkezi olan şehirleri yer ile yeksan ettiği gibi, İslam medeniyetinin eserlerinden olan, nice mükemmel yer­leri bir daha güzelieştiremeyecek hale getirdi. Kuzeybatıya doğru fetihlere çıkarak, Kıpçak ve Kafkas beldelerini, Rus­ya'nın güney kısmını zapt ve askerinin bir kısmı ile Rûm; ya­ni Anadolu'ya daiarak ülkesini Çin denizinden, Karadeniz'e kadar genişletti. Hicri 621/M.1224 senesinde Karakurum'a ricat edip, H.624/M.1227 tarihinde ölmüştür. En lezzet aldığı şey günahsız kimselerin, çocuk ve kadınların kanını dök­mekti. Askerleri sırf eğlence olsun diye insan kanı dökerler­di. (Şemseddİn Sami)

 

Bilgi Bankası 2:

 

Selçukîler Asıl, safi ve halis Türk olarak tarih sahasında karşımıza Selçukîler çıkar. Adı geçen kavim, Türkistan ikli­minde aşiretken ilk tanınan reisi Bekak adlı bir adamdı. O zaman Bekak ve aşireti yıldıza ve ateşe taparlardı. Selçuk, oğlunun adıdır. Asya kavimleri arasında meydana gelen bir savaş üzerine, Selçuk Bey'in rahatı bozularak ikibin aile ile beraber İran taraflarına hicret ve H.349/M.951 senesinde İs­lâm'ı kabul eylemiştir. Bu zat yüz sene kadar yaşamış ve Arslan, Mikail, Musa isimli üç oğlu vardı. Bu üç oğul uzun bir zaman içinde İran taraflarını. Buhara civarını feth eylemişler­dir. Fakat asıl Selçukiye Devletini kuran Mikail oğlu Tuğrul Bey'dir.

Tuğrul Bey, Kirman ve İran'dan başka Kafkasya ve Ana­dolu'nun bir kısmını da zapt etmiş. Trabzon taraflarında Do­ğu Roma (Bizans) imparatorluğunun büyük bir ordusunu tepelemiştir. Vefat ettikten sonra, kurduğu o koca devlet bir ta­kım parçalanmalara maruz kalmıştır. Meşhur olanları İran, Rum ve Kirman Selçukîleridir. Ertuğrul Gazi'ye Domaniç ve Ermani yaylaklarıyla Söğüd Kışlağını veren Alaeddin Keykubat Rum Devlet-i Selçukîyesinin onbeşinci hükümdarı olan kişidir.

Rûm Selçukîlerinin başşehri Konya şehriydi. Kılıç arslan isimli hükümdar Anadolu'nun büyük bir kısmını zapt etmiş ve Sultan Rumî lakabı ona verilmişti. İslâm ahalisini Kudus-ü şerifdan çıkarmak bahanesi ile Avrupa Hristiyanlarının teşkil ettikleri Ehli salip ordularını perişan etmiştir. Oğlu Mesud ile onun oğlu 2.Kılıç Arslan dahi ehli salip iie bir hayli uğraşmış­tır. İşte bu devleti zedeleyen mücadeleden biri de bu yönüyle civardaki Rum Tekfurlarla, Selçukiye hesabına savaş ederdi. Hatta Eskişehir'i aldı.

Ertuğrul Gazi, H.680/M.1282 senesinde olarak, doksan yaşını aşmış olarak, Söğüd'de vefat etmiştir. Osman, Gündüz ve Saruyatı adlarındaki üç evlâdı geriye kalmıştır. Akçakoca. TurgutAlp, Saltuk Alp, Samsa Çavuş, Abdurrahman Gazi. Karamürsel isimli serdengeçmiş kıymetli kumandanları var­dı.

Rûmi Selçukiyelerinden gelen onbeş hükümdar:

Süleyman bin Kutalmış Davud Kılıç Arsian

Mesud Şah Kılıç Arslan İzzeddin Kılıç Arslan-ı (sâni) 2. Gıyaseddin Keyhüsrev Rükneddin Süleyman-i (sâni) 2. İzzeddin Kılıç Arslan (sâlis) 3. İzzeddin Keykavus Aiaaddin Keykubat Gıyaseddin Keyhüsrev (sâni) 2. Rükneddin Sülemani (sâlis) 3. Gıyaseddin Keyhüsrev (sâlis) 3. Gıyaseddin Mesud (sâni) 2. Aiaaddin Keykubad (sâni) 2.

Bilgi Bankası 3:

 

Tuğ-Alem-Hilâl Tuğ-eski zamanlardan beri şark memle­ketlerinde yâni doğu ülkelerinde, Türkistan da Türk devletle­riyle, Hind ve Çin hükümetlerinde büyük bir sancak üzerine, boyalı at kuyruğu kıllarından dağınık saça benzeyen bir ala­met, sembol konularak, askerin önünde götürülür.

Buna Halis denirdi. Daha sonraları bunun şekli değiştirilip, bir sırığın ucuna takılıp, dağınık bir şekilde aşağıya sarkan ve kırmızıya boyanan at kıllarının üstüne beyaz ve siyah kıl­ların örülmesinden meydana gelen bir kaç büküm saç bıra­kıldıktan sonra bunun üst tarafında yaldızmı top şeklinde bir yuvarlağa konmuştur. Bu halislere daha sonra tuğ adı veril­miştir. Sultan Selçuk-i Alaaddin-i sânı tarafından, Osman Oazi'ye gönderilen tuğ da bunun bir berzeriydi. Bu tuğlar da­ha sonra devletimizde büyük rütbeler almış kimselere ala­met-i farika olmak üzere verilmiştir. Mirlivalara veya sancak beylerine bir, mirmiranlara ve beylerbeylerine iki, vezirlere üç, sadrazama beş tane verilir ve savaş zamanlarında padi­şahın huzurunda yedi tuğ bulunurdu.

Sancak; Sultan Alaaddin-i sâni tarafından gönderilen san­cak beyazdı. İlk zamanlarımızda padişahların önlerinde be­yaz bayrak çekili olurdu. Sonra yeşil, yeşil bir zemin üzerinde beyaz klabdan ile işlenmiş üç hilalli veyahut kırmızı bir ze­min ortasında ve yeşile boyanmış bir şekil beyazsn içinde sa­rı sırma ile birbirisinin gerisinde yine üç hilâl bulunan iki çe­şit sancak kullanılmıştır. 1. Murad'ın sancağı yeşile, Mehmed Çelebi'nin ise kırmızıya çevirdiği rivayeti vardır.

Hilâl-Bir rivayete göre Selçuklu devleti bayraklarının sırık­ları ucunda hilâl şeklinde bir âlem bulunurdu. Hatta Selçuklu Sultanı'nın gönderdiği sancakta da üst tarafında bir hilâl şeklinde parça varmış. Bu sancak Osmanlılarca istiklâl alameti olarak kabul olunduğundan kendilerine mal etmişlerdir. Şim­diki bayrakıarımızdaki hilalin ortasındaki yıldıza gelince eski değildir. Sultan Abdülmecid zamanında, Tanzimat-ı Hayri­ye'den sonra kabul edilmiştir. Osman Gazi önceleri hilaii kendi otağının üzerine çektirtmiştİ.

 

Bilgi Bankası 4:

 

Osman Gâzi'nin İzdivacı Adana ahalisinden ilim ve zühd ile meşhur olan Şeyh Edebali isimli bir zat-ı şerif bulunuyor­du ki, o sıralarda Eskişehir yakınlarında itburnu köyünde oturmaktaydı. Osman Gazi bu şeyh efendinin sohbetinden çok büyük lezzet almış olduğundan kendilerini sık sık ziya­rette bulunurdu. Şeyh hazretlerinin Mal Hatun isimli bir kızı vardı.

Bu hususta "Mufassal" adı ile nam salmış tarih diyorki: "Osman Gazi, bir kaç kere görmüş olduğundan sevdi, pey­gamberin kavli üzere zevceliğe istedi. Hz. Edebali; Ertuğrul-zâde Osman Bey gibi bir emiroğlu emiri, kendisi gibi bir der­vişin dengi olamayacağını göz önüne alarak red etti. Hz. Os­man Gazi bu vaziyete çok üzülüp, derdini Eskişehir Bey'ine açtı. Ancak bey, bu itiraftan çok memnun olarak Mal Hatun'a aşık olmasın mı? Hatta o da, Edebali'yi ziyaret edip kızı iste­di. Ne var ki o da, red cevabı ile karşılaştı. Şeyh efendi, red cevabı verdikten sonra İtburnu denen yerden ayrılmayı, Bey'in ahlakına güvenemediğinden dolayı fiiliyata koydu. Ertuğrul Gazinin emirliği yakınlarına nakl-i mekân eyledi. Hakikaten Eskişehir Bey'i hışmından şirretliğinden korkula­cak kötü yaradılışlı bir kimseydi. Almış olduğu red cevabını hazmedemediği gibi Şeyhin, Ertuğrul Gazinin memleketine göç etmesini kızını, Osman Gaziye verme eğilimi şeklinde tefsir edip, intikam alma sevdasına düştü. Bir gün Osman Gâzî, dostlarıyla İnönü hakiminin evinde misafir idi. Kardeşi Gündüz Alp, yanında bulunuyordu.

Eskişehir Beyi, İnönü hakimini azarlayarak sıkıştırıp fırat-tan İstifade için civardaki Rum tekfurlarından Harmankaya hakimi Köse Mihal ve bir miktar askerle silahlanmış olarak eve gelmiş Osman Gaziyi kendisine teslim etmesini isteyip, tazyik edip duruyordu. Hane sahibi ise, ölürümde Osman Bey'i vermem rakibine teslim etmem, dedi. Osman Gâzî dı­şarıdaki gürültünün sebebini anlayınca, hemen kılınanı çe­kerek fırladı. Heriflerle öyle bir çarpışış çarpıştı ki, hepsini kaçırdı. Çaresiz kalan Köse Mihal kaçamadı. Osman Gazinin eline düştü.

Fakat bu savaşta onun gösterdiği aslanlığa hayran oldu. O dakikadan itibaren Osman Gâzİ Hz.lerine büyük bir muhab­betle bağlandı. Olay her yanda duyuldu. Fakat Mal Hatun'u ancak Osman Gâzi'nin bir rüyası alabildi. Rüya şudur: Os­man Gazi; Edebaii'nin evinde imiş, Ay, göz ile görülebilecek bir süratle büyüdükçe büyüyerek, şeyhin kucağından çıkıp, bedir halini aldıktan sonra, Osman Gazinin ağuşuna inmiş. Sonra gazinin göbeğinden ulu bir ağaç çıkarak dal budak sa­lıvermiş. Yerleri, denizleri kaplamış, Kafkas, Toros, Atlas.

Hosma dağlan hep bu ağacın altında himaye olundukları gibi Dicle, Fırat, Mil ve Tuna nehirleri bile onun sayesi lutfu ile akıyormuş. Yemyeşil ovalar ve tarlalar, büyük ağaçlarla kaplı ormanlar arasında akan çaylar, uzaktan uzağa şehirler, kasabalar, parlak kubbeler, kaleler, dikili taşlar ve saireleri üzerinde hilaller görünüyormuş. Bu sırada şiddetli bir rüzgar çıkmış, dökülen yapraklar etraftaki memleketlerin her yerine gitmiş. Sonra kara ve deniz arasında altın bir halkaya ve iki san yakut ile iki de zümrüd arasına konulmuş bir elmas parçası gibi parlak, Kostantiniye (İstanbul)'ye doğru gitmiş. Ce-nâb-ı Osman, bu yüzüü parmağına sokarken uyanmış.

Osman Gazi, bu rüyayı, Şeyhin müridlerinden Derviş Tur-gud'a anlatmış. O da Şeyhe naklederek, münasib bir sebebie Mal Hatun'a nail olmuştur. Esasında izdivaç olayı Ertuğrul Gazi zamanındadır. Bu izdivaçdan şehzade Alaaddin Paşa ile 2. Osmanlı padişahı Orhan Gazi doğmuştur. (A. Rasimden)

 

Bilgi Bankası 5:

 

Bilecik vakası Mihal Bey'in Osman Gaziye göstermiş ol­duğu yakınlık, civardaki rum tekfurlarının hased ve kıskanç­lığını mucib oldu. Osman Gâzi'yi Mihaİ Bey'in sevgisinden ayıramayacakiarını görünce hiyanet için teşvike başladılar. Mihal Bey ise, tamamen akisne onları Osmanlılarla iyi geçi­nip, karşılıklı sadakata davet ediyordu. Bu arada Bilecik tek­furu, Yarhisar Tekfuru'nun kızıyla evleneceğinden Tekfurlar, mihal Bey'e: -Eğer, Osman Bey'i bu düğüne davet edersen, ziyafet esnasında hep birden hücum edip, işini bitiririz. Dedi­ler.

Mihal Bey'i bu teklifi kabul etmiş zannederek onlar rahat­larken durumu, Osman Gazi'ye Mihal Bey gizlice ulaştırmış­tı.

Bilecik Tekfurundan gelen davet üzerine düğüne gidildi. Hâttâ düğün hediyesi olarak bir sürü koyunda yolladı. Yayla­ya çıkacağını söyleyerek her zamanki gibi kıymetli eşyalarını kadınlar vasıtasıyla bir gün evvel kaleye muhafaza için bı­raktırmak niyetinde olduğunu bildirdi. Tekfur ise, sadece Os­man Gâzi'yi öldürmekle kalmayıp malına da konma sevinci içindeydi.

Osman Gazi, en kıymetli eşya olarak yeterli sayıdaki silahı beygirlere yükledi. Kırk kadar kahramanı kadın kıyafetinde verdiği talimata uygun hareket etmelrini isteyerek gönderdi. Kendisi de, düğünün yapılacağı yer olan Çakırpmar'a (yolda en kuvvetli birliğini pusuya bırakarak) az bir adam ile gitti. Gece olup düğün yerinde zevk ve safaya dalındığı sırada, Bi­lecik kalesinde bulunan kadın kıyafetindekifer silahlan çıkar­dılar. Kaledekileri kesdiier. Bu vaziyeti gizlice Osman Gâzi'ye bildirdiler. Osman Gazi görünürde hiç renk vermiyordu. Düş­manların kendi hakkında yapacakları muameleyi bekliyordu. Tam düşmanların hücum etme zamanı geldiğine kani olduk­ları sırada adamlarına işareti çakan Osman Gazi korkup kaçıyorlarmış gibi bir durum takındı. Düğün halkı bunları yaka-lamak için peşlerine düştüler.

Evvelce hazırlamış oldukları pusu yerini kendileri geçince geri döndüler. Düşman şimdi iki ateş arasında kalmıştı. Pu-sudakiler bir taraftan, planlı kaçanlar öbür taraftan bir güze! tepelediler. Hatta düğünün damadı bile, bu hengâmede ha­yatını kaybetti. Gelin kız Osmanlıların eline geçti ve Niîüfer Hatun adını aldı. Bu temiz hanımefendi Osman Gâzi'nin oğlu Orhan Gâzi'ye hanım oldu. Orhan Gazi bu sırada oniki ya­şında olmasına rağmen büyük başarılar sergiledi. Şehzade Orhan ile Nilüfer Hatun'un evliliğinden şehzade Süleyman ile Murad sonradan padişah oian, I. Murad dünya'ya gelmiştir. Hazreti Nilüfer, Bursa üzerinden geçen suyun üzerine bir köprü yaptırdığından köprüye, Nilüfer köprüsü, daha sonra­ları ise bu suya Nilüfer çayı adı verilmiştir.

 

Bilgi Bankası 6:

 

Osman GazPnin oğlu Orhan'a Verdiği Nasihat Akıbet ge­lir buduj herkese/Bad fena pır civane olsa Azm-i beka eyler-sem ben bu dem/Devlet ve ikbal ile ol muhterem

Çünkü senin gibi selef koymuşum/Rihiet edersem bu cihandan ne gam Lik vasiyet ederim küş kıl/Gayr-ı nigme-i dünya'yı feramuş kıl Dilerim ey sahib-i ikbal ve câh/İtmeyesin cabanib-i zaiirne nigâh Adi ile bu âlemi abad kil/Resm-î cihad ile beni şad kıl

Rah-ı cihad içre edüb ictihad/Melleket-i rum'da kıl adi-i vidad Eyle riayet ulemaya temam/Taki böyle emr-i şeriat nizam Her nerede işidirsen ehi-i ilim/Göster ana rağbet ve ikbal ü hiiirn Asakir ve maî ile gurur eyleme/Şer'i şerif ehlini dür eyleme Şer'a dürür maye-i şahî ve bes/Şer'e muhalif işe itme heves Matlubumuz din-i hüda'dir bizim/Mesleğimiz rah-ı hüda'dir bizim Yoksa kuru mihnet-i gavga değil Şah-ı cihan olmaği dava değil Nusrat din ordu çü maksad bana/Maksadıma kasid yaraşur sana Aleme enamım âlem ede gör/Memleket emrini temam ede gör Şah ki ihsan ile biganedir/Saltanat ismi ana efsanedir Hıfz-ı reayaya çalış rûzu şeb/Ta ki kariyn ola sana İûtf-u rab (Tac üt Tevarih)

 

Bilgi Bankası 7:

 

Osman Gâzi'nin Hususi Hâli Hazreti padişah melek haslet bir kimse olup son derece kanaatkar cömert bir zattı. Gerek kendi malından gerekse savaşlar neticesinde eline gecen mallan, serveti infak etmek, dağıtmak en tabii davranışı idi. Her Allah'ın günü ikindi vakti geldiğinde Selçuklu devletinin kendisine hediye etmiş bulunduğu mehterhaneyi çaldırıp, ahaliyi topladıktan sonra, sofraları kırdurur bizzat kendi ye­mek esnasında hizmet ederdi. Tarihçilerin nakline göre bir giydiği hiiatı ikinci defa giymeyip birine hediye edermiş. An­cak bu durum zenginlikten olmayıp, cömertliğin icabatından ileri geliyormuş. Herhalde bu sebebe istinaden vefatından sonra terekesinden altın ve mücevher adına hiç bir şey çıkmadiği gibi elbise olarakta bir kaç kat geriye kalmış. Yine ta­rihçilerin bize ulaştırdıklarına göre, kendisinden üç sürü ko­yun miras kalmış olup, Mihalliçık yakınlarındaki çiftliklerde bulunan koyunlar bu üç sürü koyunun neslinden olarak za­manımıza kadar devam temiştir.

Bunlardan başka süsten mahrum sade bir kılıç, bir kaç atı vardı. Osmangazi nin kıyafeti ise , başına kırmızı çukudan yapılmış horasanı denilen bir başlık ile üzerine perişanca di­ye tabir edilen şekilde sardıkları sarıktan, uzun ve geniş uzun ve geniş yenli hilaftandı. Birde kırmızı çuka yakalı feraceleri varmış. Vefatlarından öncede Gümüşlü kümbet denilen ma­nastın türbeye çevirterek oraya defnolunmasını vasiyet bu­yurduklarından, kendisinin imamı olan Dursun Faki ile Or­han Gâzi'nin imamı olan Osman Yahşi, ve diğer ileri gelenler, naşı yıkayarak, kefenleyip, Bursa'ya getirdiler. Selçuklu Sul­tanlarının gönderdiği davul ile teşbih yakın zamana kadar türbede bulunurken yandığı ve Kılıç ile Aksancak'in ise hazi-ne-i hümayunda olduğu rivayeti vardır. (Mufassal)  (A. Ra-sim)

 

Bilgi Bankası 8:

 

Yeniçeri Teşkilatı Evvelce bin kişiden olmak, savaş esna­sında kendilerine günde bir akça verilmek üzere kurulan ya­ya askerinin, ahali üzerinde yapmış olduğu cevr ve eziyet görüldü. Halbuki, hükümetin idare edeceği alan büyümüş, artık muntazam bir orduya ihtiyaç vardı. Bu vaziyet karşısın­da da Çandarli Kara Halil, düzenli ve devamlı olarak kışlada yaşayan bir sınıf-ı askeriyi kurmayı düşündü.

Osmanlı uyruğuna giren Rumların hukuk ve vazife bakımı hasebiyle Müslümanlardan hiç farkları olmayacağından askerlik hizmeti bunların üzerine dahi düşebileceğinin tamimi lazım geleceği gözönüne alındı. Bu düşünce üzerine senede bir defa Rumlardan bin tane delikanlı askere alma kanunu çıkarıldı. Bu kanunun adına devşirme kanunu denildi.

İlk devşirmelerden olan bin nefer Rum delikanlısından Ye­niçeri sınıfı kuruldu. Her birine eski Yaya askeri gibi günde bir dirhem maaş ödenmesi, fakat bunların devamlı olarak kışlalarında oturmaları, gösterecekleri başarılara göre, mes­leklerinde ilerlemeleri, ancak evlenmeyerek, sakat veyahut ihtiyar oluncaya kadar asker olarak kalmaları kabul edildi.

"Rivayeti göre Orhan Gazi, yeniçeri sınıfını kurduktan son­ra bunlardan bir kaç tanesini yanına alarak, d sıralarda Amasya taraflarında zühd ve takva sahibi meşhur Hacı Bek­taşî Veli'nin Suluca Karahöyük denen bölgedeki ikametgahı­na giderek, bütün askerleri için bu muhterem zattan dua ta­lep eylemişti. Şeyh Hz.leri de elinin birini bu askerlerden biri­nin başına koyarak:

-Bunların ismi Yeniçeri olsun, Cenab-ı Hakk' yüzlerini ak, bazulannı kuvvetli, kıiınçtannı keskin, oklarını öldürücü, ken­dilerini daima galib buyursun. Diye dua etmiştir.

Yeniçeriler, bu aziz ve kıymettar kimseyi kendilerinin koru­yucusu saymışlar ve bu sebeble adını aldıkları gibi ağalarına "Ağayı Bektaşiyan" demişlerdir. Yeniçeri külahları yaya as­kerlerinin külahları gibiyken, Hz. Bektaşi Velî elini başına koymuş olduğu askerin tepesinde cübbesinin kolu arkaya sarktığı için, bu vaziyte hürmeten ve işaret olmak üzere kü­lahların arkalarına dikdörtgen şeklinde, eski tabirle müstatil olarak bir parça keçe külah ilave olunmuştur.

 

Bilgi Bankası 9:

 

Silahlar Osmanlı devletinin kuruluşu esnasında Avrupa'da tüfenk, tabanca gibi ateşli silahlar yeni icad edilmişti. Şark taraflarında kullanılması bilinmediği gibi, Batılılar da çok na­diren kullanabiliyorlardı. Böyle olduğundan Osmanlı devleti­nin askeri kuruluşlarının ilk zamanlarında ve Yeniçerilerin ön­celeri, en önemli silahlan ok atmaktı. Buna ek olarak da üzerlerinde, bıçak, kılıç, hançer gibi savaş aletleri taşırlardı.

Piyadeler ise; bu silahlan kullandıkları gibi, mızrak, baita, topuz gibi silahlarla teçhiz edilmişlerdi. Okçuiar ise, içine ok doldurulmuş Tirkeş denilen okluğu arkalarında yayı ise elle­rinde taşırlardı. Piyadelerimiz ise, dokuzuncu hicri asırda da­hi, sapan kullanmışlardır, Süvariler kılıçlarını piyadeler gibi boyunlarına takar ve meçi çoğunlukla yan taraflarına asar­lardı. Mızrak, lobut, gürz veya topuzu ellerinde taşıyıp, ciritin birkaç tanesini bir arada olarak bir torba içine koyup, eğerin yan tarafına bağlarlardı. Bunlar yay, ok, kalkan dahi kullan­mışlardır. (Ktyafet-i Askeriye)

 

Bilgi Bankası 10:

 

İdari Teşkilat ve Arazi Fetihler çoğalıp, deviet büyüdükçe, idarî teşkilatı da uygun şekle getirmek icab ediyordu. Osman Gazi; İznik şehrini muhasara edip, Yenişehir'e dönüşünde eli­ne geçirmiş bulunduğu yerleri birer kaza veya sancak şekiın-de ayırarak, seçtiği kıymetli arkadaşlarının idaresine veriyor­du. Hatta Karaca Hîsar'ı Hz. Orhan'a, Eskişehir'i kardeşi Gündüz Alp'e vererek, İnönü ile Yurthisar'a Aykut Alp'i, İne­göl'de Doğan Alp'i tayin etmişti.

Daha sonra doğrudan doğruya sancak ve kazalara ayrıldı. Sancaklarda birer Mirliva, kazalar da birer kadı bulunurdu. Arazi ise; timar ve Has ismi altında ikiye ayrılırdı. Mesela: Beşyüz köyü olan bir sancağın iki üç köyü icabına göre iki­şer, üçerden doksan timara ayrılarak askerlere verilmiş, beş, yüzden kalan diğer köyler, has adı verilerek şehzadelere, ve­zirlere, beylerbeylerine, mirlivalara ve diğer büyüklere bun­lardan hisseler ayrılmıştı. Geri kalanlarda Hass-t Hümayun ismiyle devlet hazinesine bırakılmıştır. Bu haslar, Umarlar çiftlik demek değildi. Çünkü her has ve timarın kapsadığı arazi şunun bunun tarlaları olup, sahipleri bu tarlaları ekip bi­çerler ve yalnız öşür ile alayım, satayım harcını has veya ti-marsahibine verirlerdi. Timar sahipleri arazileri olan timar dahilinde otururlardı. Harp çıktığı hemen silahlanıp adamları ile birlikte hangi mirliva hizmetine bağlı iseler o kumandanın emrine girip savaşa giderlerdi.

Devletin geliri, cizye-i şeriyeden, hristiyan Bey ve tekfurla­rından alınan maktu vergilerle Hass-ı Hümayun aşarından, gümrük ve tuzla'lar hasılatından ibaret olup, savaşlarda alı­nan ganimetin beşte biri (hamsei şer'i) bunlara dahildi. Bu hamse-i şer'i bu gelirlerin en büyük kısmı olurdu. Masraf ge­lirlere göre pek az olurdu. Fazla gelir olduğunda cami med­rese, köprü, han, hamam yapılırdı.

 

Bilgi Bankası 11:

 

Lisan-i Tarihi Numuneler Önce Ace bey ve Fazıl bey, Ke­mer adı verüen mahalle geldiler. Bir sal hazırlayıp, ikisi bindi­ler. Gelibolu'dan yukarı Cemlenik isimli kale civarına çıktılar. Bağlar arasında bir hristiyan bulup, hemen o gece Süieyman paşaya adamı getirdiler. Paşa adamı memnun ettiğinden adam, kılavuzluk yapmayı üstlendi. Yetmiş seksen kişi, bazılarına göre kırk kişi ve Süleyman paşa Rumeli yakasına geç­tiler. Dillerinde şu beyitle: "Akdenizi geçmişisiz bir iki sal­la/oldu bizim salımız taht-ı Süleyman bize Himmet-i Mura­dınla gayibdan ersa-lellah/Gözlerimizi açmışız ahsen-i -melillahi.

Hatta mevlid yazan Süleyman Çelebi ki, Süleyman paşa­nın hem adaşı olup hem de meşrebleri birbirine uyan arasıra bir araya gelip sohbet meclislerinde buluşan kimselerdi. İşte bu zatın Rumeliye geçtiğini işitince aşağıdaki beyiti inşa et­mişti:

"Velayet gösterüp halka suya seccade salmışsın

Yakasın rumelinin dest-i takva ile almışsın"

Evvela Öğüdîük kalesini aldılar. Halkın tamamını kılıçtan geçirdiler. Daha sonra eksemil kalesini fetih edip, içindekileri haraca bağladılar. (Künhül Ahbar-Ali)

 

Bilgi Bankası 12:

 

Osmanlıların İlk Gemiciliği Osman Gazi zamanında, Mar­mara denizi üzerinde ancak bir kaç mil uzunluğunda sahile sahipken, Mudanya körfezinin karşısında bulunan Kalolimni adasına Kara Ali isimli bir kumandanımız, yanındaki asker­lerle kayıklara atlayıp, bir baskın vermiş ve önemli ganimet­ler elde ederek geri gelmişti. Bu Kara Ali, Aykut Alp isimli kahramanın oğludur.

Osman Gazi devrinde denizcilik vukuatımız olarak yine Mudanya sahiline yakın olan Kiyos adasına bir tek akın ya­pılmıştır.

Tarih diyor ki: Bu sefere o zaman deviet-i aliyenin Marma­ra denizindeki Anadolu sahilini muhafaza etmek için emri, meşhur denizcilerimizden Karamürsel isimli zatın başbuğ olarak yer aldığı bir ince donanma tarafından yapılmıştı. Hat­ta fetih edildikten sonra İmrali yani Emir Ali adını alan, Kalo Limni adasına dahi Kara Ali kumandasında sevk olunan müfreze, Karamürsel idaresinde bulunan adı geçen donanma tarafından gönderilmiş olması adeta kesindir, binaenaleyh, Osmanlıların ilk Kapdan-ı deryası Karamürseldi. Karamür-selden sonra ikinci bahriye hizmeti şehzade Süleyman Pa-şa'da görülür. Çünkü hazırladığı sallar ile Rumeli'ye geçip, Gelibolu üzerinden Rumeli fethini sağlamıştır.

 

Bilgi Bankası 13:

 

Karamanoğulfarı-Ahiler Cumhuriyeti Selçuklu devletinin yıkılmasından sonra Konya'da kurulan devletin adî Karama-noğulları devletiydi. Kurucusu Karaman isimli biri olup, er­meni dönmesi olan Nur Sofu isimli bir şeyhdi. Nur Sofu; Amasya'da baba İlyas isimli bir şeyhin müridiydi. Baba îlyas'ın öldürülmesinden sonra Konya'ya gelerek müridlerinin sayısını da arttırmıştı. Hatta Selçuklu, devletinin, Alaeddin sani isimli padişahı Nur Sofuya olan bağlılığını göstermek için kızını Nur Sofunun oğlu Karaman'a vermişti. Nur Sofu oğlunun eleceğini temin ettikten sonra, Selanik civarına çe­kilmiş ve Rum imparatorluğunun idaresinde bulunan bu li­manın muhafızı ile dostane münasebetler kurarak, sonradan yaptığı hiyle ile kaleyi de ele geçirmiştir. Ha! böyle olunca kazanılan bu yerin muhafızlığı sultan Alaeddin-i sani tarafın­dan Sofu'nun oğlu Karamana verildi.

Karaman az bir zaman sonra Ermenek'i zapt edip, Larende'yi kendi hükümet merkezi yaptı. Bu hükümete Karaman hükümeti adı verildi.

Selçuklu devletinin yıkılmasında Karamanoğlu Mahmud Bey'in yaşı, henüz buluğ çağına erişmişti. Bu yavru; Bedreddin unvanıyla Ermenek'te hükümet kurmuş vefatından sonra Yahşi ve Süleyman isimli iki oğlu geriye kalmıştı. Yahşi Bey'in idaresinde hükümet işleri sükun içinde geçmişti. Ala-eddin hükümete çıkınca Osmanlıları çekemiyerek, fitne ve fesat düzenleyerek üzerlerine harp açmağa koyuldu. İhtiras­larla dolu Karamanoğlu'ların kısa terceme-i halleri bundan ibaretti.

Karamanoğlu gaileleri H.871/M. 1466 yılına kadar Osman­lı devletini meşgul etmiştir. Sultan Fatih tarafından o tarihte bütün Karaman mülkü, Osmanlı devleti mülküne ilhak olun­muştur.

Ahiler: Selçuklu devletinin son zamanlarında meydana çı­kan bir derviş gurubuydu. Aralarında bir sır vardı. Bunlar bir­birlerine yardımı bütün işlerde birinci vazife sayarlardı. Zaten Ahi demek kardeşim demektir. İçlerinden bazıları Selçuklula­rın yıkılmasından istifade ederek, Ankara ve Sivas tarafların­da bazı küçük küçük hükümetler kurmuşlardır.

 

Bilgi Bankası 14:

 

Ehl-i Salip Kudüs-ü şerifi Müslümanların elinden almak ve Müslümanların kuvvet ve genişleme temin etmelerine engel olabilmek fikir ve maksadıyla papaların himayesinde olarak, Avrupa'daki hükümdarlar ve derebeylerinin emir ve komuta­sı altında toplanan takım takım Müslümanların topraklarına hücum etmiş bulunan tutucu Hıristiyanlara verilen isimdir, ehl-i salip. Bunlar elbiselerine kırmızı haç dikerlerdi.

Osmanlının istiklalini ilan etmesinden 209 sene evvel baş­lamış olup, sekiz defa sefer yapmışlardır. Birinci ehl-i salip, Piyer isimli papazın ve Papa 2. Orhan'ın teşvikiyle oluşarak kara yolu ile İstanbul'a gelmişler, buradan Anadolu tarafına geçerek İznik'e ve hatta Suriye'ye girerek CJrfa, Antakya, Kudüs'ü zapt etmiştir. Selçuklu devletinden Kılıç Arslan, bunla­ra karşı mukabelede bulunmuşsa da mağlub olmuştu. M. 1099. İkinci ehl-i salip yani haçlı seferlerinin ikincisi, Papa 3. Ojen'in teşvikleriyle yine İstanbul'dan ve oradan da Şam'a geçerek burayı kuşatmışmışlarsa da, mağlup olup geriye dönmüşlerdir. M. 1149.

Üçüncü haçlı seferi ise Papa 3. Koleman'ın kuruculuğu al­tında toplanmıştır. Bu toplanmada Fransa,İngiltere krallarıy­la, Almanya imparatoru bile vardı. Akkâ'yı muhasara etmiş­lerse de, büyük zayiata uğrayarak, Selahaddin-İ Eyyubi isimli bir islam kumandanı, bunları tam manasıyla tarumar eylemiştir. M.1192. Dördüncü seferleri ise, Papa İnnosan'ın himayesinde olarak Folk isminde bir mutaasıbın teşvikiyle toplanmıştır. Bu takım İstanbul'a geldiğinde burasını zapt et­mişler ve imparatorluğu Rumlardan almışlardır. M. 1204.

Beşinci ehli salip Papa 3.Honerus'un himayesinde olarak meydana getirilmiştir. M. 1221 yılında Mısır'da bozulmuştur. 6. ise Papa Gregor'un koruyuculuğu altında olarak, Almanya İmparatoru 2. Fredrik tarafından idare olunmuş, bu adam Kudüs'ü savaşsız olarak ele geçirmiştir. M. 1242. yedinci ve sekizinci haçlı seferleri Fransa kralı Lui tarafından yapılmış­tır. Birincisinde yani 7. de Mısır'da bulunan Dimyat'i zapt ederek, bilahire yenilmiş, askeri veba salgınına yakalanmış esir düşmüşlerdi. Çok ağır bir fidye ödeyerek kurtulmayı ba­şardı.

İkincisinde yani 8.de ise Tunus'a gidip orada öldü. M.1270.

Ehl-i salip savaşları Avrupa ile islam dünyası arasındaki münasebetleri çoğaltmış ve Avrupalıları sanayi ve medeniyet açısından islamlardan ibret almak yolunu açmış ve o zaman­dan beri ilerleme istikametinde yol almışlardır

 

Bilgi Bankası 15:

 

Tuğra Raküza cumhuriyetiyle yapılan bir anlaşma ferman şeklinde yazılmıştı Elçiler bunda doğrudan doğruya padişah tarafından imza gibi bir alamet bulunmasını istediler. Sultan Murad'ın Hz.leride, hemen ellerini mürekkebe batırıp, ferma­nın üst tarafına bastı. İşte Osmanlılarda ilk Tuğra, Sultan Mu­rad'ın pençesinin izidir. Deniyor.

Müverrihlere göre bizim bildiğimiz tuğraların orta yerinde­ki, üç dikey hat Sultan Murad'ın üç orta parmağı, yine bizim bildiğimiz tuğraların sağ tarafına uzanan çifte hat başparma­ğı ve sol tarafdaki münhani hatlar veyahud tuğraların içinde bulunan "Elmuzaffer daimen "deki mim"in çekilişi serçe par­mağı tarafıymış.

Fakat tuğranın Osmanlılardan hatta isiamdan pek zaman önce var olduğu bilinmektedir. Bunun bir nevi arma olduğu bile ileri sürülmektedir.

Tuğralarda padişahın adı ile pederinin adı ve birde "el-muzaffer daima" terkibi var olup, gazi ise elgazi kelimesi sağ ta­raftaki boşluğa, yazılır. Bu boşluğa çiçek v.s konulduğu gibi Padişahımızın tuğrasında "Mehmed Hamiş" Hz.lerinin tuğra­sında olduğu gibi bazende isim yazılır.

 

Bilgi Bankası 16:

 

Lisan-ı Tarih-i Numunelerinden Sultan I.Murad hanın za­manında Edirne ve Kosova meşhur ve büyük savaşlarında alınnan neticelerden olarak Osmanlı devleti Tuna sahillerine ve Sırp hududuna kadar genişlemiş olup bundan sonra en faydalı savaşlar Rumelinde meydana geleceğinden, Edirne şehri Kümelinin başşehri seçildi. Anadoluda dahi Ankara ve Biga sancakları savaşarak, İsparta sancağı satın alınarak ve Germiyarı toprağı denen Kütahya sancağının bir miktarı çe­yiz yoluyla Osmanlı toprağına dahil oldu. Tavaifül Mülük, ya­ni parçalanmış beyliklerin başı olan Karamanoğiu hükümeti dahi, Sultan Gazi Murad'ın kılıcına mağlup olduğundan Os­manlı saltanatına yani devlet-i muazzama topluluğuna girdi.

Bilhassa Hüdavendigar Gazi'nin Mısır'a gönderdiği elçi va­sıtasıyla Mısır'da bulunan Abbasi halifesinden gelen hükümet işlerini yürütmek için gönderilen şer'i izinname ve "Sultan-ı İklimi Rûm" unvanı gelmesiyle padişah Sultan Murad namı ve devletine Devlet-i Osmaniye ve Mentemiyan dergahı sal­tanatlarına Osmanlı tabirleri atasözü oldu. (Netayic ül vuku-at)

 

Bilgi Bankası 17:

 

Sofya'nın Fethi Lala Şahin paşa Bosna havalisine akınlar yapmışsa da, şehrin büyük olması ve nüfus kalabalığı hase­biyle fethetmeyi başaramamıştı. İnce Balaban bey ise, bura­nın mutlak surette ele geçirilmesi için çareler düşünmektey­di. Bu tedbirler arasında uzunca Sevindik adlı Doğancılar sı­nıfından bir nefer, güya kaçmış gibi yaparak Sofya beyi Yano kaban'ı kendine inandırdı, ustalığı göz önüne alınarak üstelik kendisini de, Doğancıbaşı tayin etmişti. Böylece elde edilen itimat üzre H.787/M.1385 tarihinde Sefer ayı ortalarında Mart sonlarında bir gün hava orta karardayken Sofya ku­mandanı, bizim Uzunca Sevindik ile, birlikte ava çıktılar. Ku­mandan bir avın peşine düşerek, doğancıbaşı ile Tatarpazar-cığı yoluna doğru hayli ilerlemişti. Ancak akşam bastırmıştı. Sofya'ya dönüş mümkün olmayınca, Osmanlı hududuna ya­kın bir köye varıp, Türklerden biraz yem ve kendimiz için yi­yecek alıp geleyim diyerek, izin almış. Koca Sevindik, köye varınca, Deli Balaban ile Ahmed Gazi adlı iki dilavere rast gelmiş. Sofya Kumandanının şurada yakında olduğunu söy­lemiş, nasıl yakalayacağını da anlatmış. Sevindik, kumanda­nın yanına dönünce kumandana:

-Türkler bizim burada olduğumuzu anladılar deyip de ku­mandan korkarak:

-Aman öyle ise beni nasıl kurtaracaksın? Deyince:

-Seni bazı elbiselere sarıp, orman içine bırakırım. Kendim­de iki beygirle

Sofya'ya gidip, oradan aldığım askerlerle gelir seni kurta­rırım. Demesiyle kumandan da bu görüşü onaylamış. Do-ğancıbaşı kumandanı sarıp, sarmalayıp, ormanda saklamış. Fakat doğruca Osmanlı köyüne gelmiş. Balaban ile Ahmed Gâzi'yi al'P. efendisinin yanına götürmüş. Orada, Türkler be­ni de tuttu diye bir telaş sergileyip, Balaban ve Ahmed'in ku­mandanı yakalamasını temin etmiş. Sofya ahalisi komutan­larının 'Türklerin eline geçtiğini öğrenince mukavemete me­calleri kalmayıp, teslim olma yolunu seçti. (Mufassal)

 

Bilgi Bankası 18:

 

Edebiyat-ı Tarihiye Numunesi Sultan l.Murad, Osmanlı devletinin 3.padişahı isede, devlet düzenini tertib etmekte hepsinden önce gelse revadır. Çevik ve güzel atına ihtimam göstererek Rumeli sahralarını dolaşıp parıltılar saçan cihad kılıcıyla Avrupa'nın doğu bölgelerini islam ile aydınlattı.

Sultan Murat'ın hükümet ettiği zamanda meydana gelen savaşın hepsinde zafer sancakları yükselmiş ve galibiyetle bu savaşlardan çıkılmıştır. Bu savaşların neticesinde İslâm hudutları büyük balkanın ötesine kadar varmıştır.

Vakta ki, Allah'ın birliği itikadını, yaymak için kılıç çekmiş islam mücahidierinin cemiyet beraberliğini birbirinden ayır­mak düşüncesiyle ekanimi selase yani üç unsur şeklinde bir­leşen Sırp, Bulgar ve Macar milleti teslis kaidesine bağlı ola­rak Kosova Sahrasına indi ve karşı karşıya gelindi. Celadet-i te'sirde eşi menendi bulunmaz kimselerden olan Şehzade Bayezid, şimşek gibi salladığı topuzunu ve gürzünü düşman üzerine savura savura aralarına daldı ve zaferi bizim tarafa taşıdı. Fakat, İslâmın kurtuluş zaferinden yaralı olarak çıkmış ve kinini söndürememiş bir düşman, kullandığı hançeri ile milletin sevgili padişahı Murad-ı Hüdavendigar'ı şehidler zümresine katılan darbeyi vuran el oldu. Devletimizin kuru­cuları, böyle vücudlannı ortaya koyarak milleti kalkındırırdı. Memleketimizin belki-her avuç toprağı bir şehidin kanı karşı­lığında bedel olarak elimizde kalmıştır. Düşman ise bu hiya-netle Osmanlıları son derece üzmekten başka eline ne geçti. Murad öldü. Yıldırım padişah oldu. (Devr-i İstila-Kemal)

 

Bilgi Bankası 19:

 

Kosova Savaşı Sırp ordusunun gücü yüzbinkişi olup Os­manlı kuvvetleri ise kırkbin civarındaydı. Osmanlı ordusu­nun, bugünün anlayışı içinde Genel Kurmay Başkanı mesa­besinde bulunan Evranos Bey adlı ihtiyar delikanlı idaresinde Yıldırım Bayezid, Yakub Çelebi, Veziri Azam Ali Paşa, Rumeli Beylerbeyi Timurtaş Paşa, Anadolu Beylerbeyi Sarıca Paşa, Subaşı İnebey, Evranoszade İsa bey, Lala Şahin paşazade Yahşi bey, Kara Mukbil ve Balaban beyler, fjrka kumandan­lıkların] üzerlerine almışlardı.

Padişah Yeniçeri askeriyle merkezde, sağında Ali paşa, solunda Timurtaş paşa olduğu halde, ordunun sağ cenah ku­mandanlığı Yıldırım Bayezid'de, sol cenah ise Yakup Çelebiye verilmiş olup, Yeniçeri sağlan arasında toplar tabya edil­mişti. Ancak topların o zamanki yapılışı icabı kullanmaktan büyük bir istifade umulmadığından öndeki askerin yanına ikibin okçu tertip olundu.

Şehzade Bayezid'in Bursa kadısına gönderdiği zafemame-de yazıldığı üzere, Osmanlı süvarilerinin ellerinde baltalar, külünkler ve düşman askeri, bilhassa Macar suvasirinin de başlarında ve arkalarında zırhlar ve miğferler bulunmaktaydı. Osmanlılar bu zırhları ve miğferleri külünkler ve baltalarla dalıp yırtıyorlardı. Bu savaş akşama kadar sürdü düşman mağlup oldu. Ordusunun bütün eşyası ve ağırlıkları Osman­lının eline geçti. Osmanlı ordusunu bozucak olurlarsa, tuta­cakları esirleri bağlamak için getirdikleri kementlere, iplere, zincirlere kendileri bağlandı.

 

Bilgi Bankası 20:

 

Hüdavendigar'ın Hususi Hali Rumeli fatihi Süleyman paşa merhum, Mevlevi Şeyhlerinden birinin müridiydi. Bu sebeb-ten başına Mevlevi külahı giyerdi. Rumeli'ye geçişte pek çok ganimet alındığı sırada paşa, başındaki külahı çıkarıp, taksi­matı onunla yaptı. Külahını altun ile kaplattı.

Hudavendigar Gâzininde sikkesi böyle idi. Murad Gazi sik­ke kenarından biraz yukarıya hafif bir sarık sarar ve kırmızı zelcifli beyaz rubadan haz ettiği için ekseriya böyle giyinirdi. Onun zamanında devletin ilk nizamı tanzim olundu. Payitaht kadılarının savaş zamanında orduyla beraber bulunmaları faydalı görüldü. Ancak devletin hududları genişledikçe askeri de çoğalmıştı. H. 763/M. 1361 senesinde Rumeline geçer­ken Bursa Kadısı Kara Halil Kazasker ve Sultan Bayezid, cü­lusu akabinde doğup henüz yaşı buluğ çağına ermediğinden Lalası Şahin beyi Rumeli beylerbeyi tayin edip paşalık verdi.

Çandarlı Kara Halil'ide H.775/M.1373 de vezir tayin etti. Onunda vefatında oğlu Ali paşayı boşalan yere tayin eyledi. Fakat Lala Şahin'den sonra Timurtaş paşa Rumeli beylerbe­yi nasb olunarak arkasından bazı zevata vezaret verildi. Ali paşaya, vezir-i azam, vezir-i evvel unvanı verildi.

Osmanlı devletinin toprakları çoğaldıkça, timarlarda ço­ğaldı. Buna paralel olarak tımarlı sipahilerde çoğaldı. Fakat bunlar; eyalet askeri idi. Merkezde Yeniçeriler gibi daima va­zifede bulunma tarzında askeri düzenlemeye lüzum görülmüş olduğundan devşirme çocuklarından "Ebna-i sipahiyan" un­vanıyla bir bölük teşkil olunup, umarların hizmete elverişli evlada verilmesi kanunlaştırıldı. Muhasaralarda kullanabil­mek üzere bir kısım âlet ve edavatlar meydana getirilmiştir.

 

Bilgi Bankası 21:

 

Kışla-Mektebi Osmanlılar Hristiyan tebanın haklan husu­sunda nasıl davranırlardı? Ya hükümetlerini yerinde bıraka­rak yani ipka ederek, vergiye bağlardı. Yahud haraca keser­lerdi. Haraca kesilenler, Öşür ve gümrük vergileri verdikten başka, savaşta alınan esirler, Yeniçeri yetiştirmeye kifayet et­mezse

Bunlardan devşirme alırlardı. Sultan Murad zamanında devşirmelere "Acemi Oğlanları" denilmiştir. Bunlar Orhan Gazi zamanında olduğu gibi hemen Yeniçeri içerisine veril­mez ayrıca talim ve terbiye edilirlerdi. Hatta Edirne'nin zap­tından sonra, büyük büyük kışlalar yaptırılarak, buralara yer­leştirilmişlerdir. Bu kışlalar o zamanlar için askeri bir mektep sayılırdı. Çünkü acemi oğlanları oralarda; yedi sene istihdam olunarak, askerlik ilmi öğrenirler ve bu mesleğin zorluklarına karşı eğitilirlerdi. Kendilerine bir askere lazım oian maharet, beceri, ahlak öğretilirdi. Vakti geldiğinde ocaklara çıktıklarından artık iyi bir asker olmuş sayılırlardı. Yeniçerilerin, dünya­nın her tarafına yayılmış ünleri, namları, zafer ve nusrata erişleri bu mekteblerde verilen eğitimlerin neticesinde mü­kemmel bir asker olarak yetişmiş olmalarından dolayıydı.

Acemi oğlanları, Yeniçeri, Sipahi, Silahdar ve "Bölük-ü Er­baa" tabir olunan Ülufeciyan yemin ve Yesar (maaşlı sağ ve sol) Gureba-i Yemin ve Yesar (garib yiğit sağ ve sol bölükle­ri), Azablar, (bekâr askerler) bölüklerine kayd olunurlardı. ülufeciyan demek vazifeleri belli olan asker demektir. O za­manın usulünce ikiye aynhp, bir kısmı ordunun sağ bir kısmı ise sol tarafında bulunurdu.

Gureba ise, memleketleri başşehre pek uzak olan garibler idi. Garibler; beyler sınıfı olup, sipahi ve silahdarlar ise akın-cılık, çapulculuk, karakol hizmetlerinde ve düşman karşısın­da piyadelerin muhafazasıyla hücum işlerinde kullanılan sü­varilerdi.

 

Bilgi Bankası 22:

 

Kadıların Yakılması Emri Halkın, kadılardan gördüğü cefa ve eziyetmi çoğalmış? Her ne ise. ya şikayet veya böyle bir niyet üzerine Yıldırım Bayezid Han, son derece hiddetlenmiş ve hakkında kötü zanlar bulunan seksen tane kadı'nin bir eve tıkılarak ateşe verilmeleri emri çıkmıştır.

Vezir-i azam Ali paşa ve diğer erkanı devlet, böyle müthiş bir karardan korkmuşlar. İnfazı önleme hususunu düşünmüş­ler, kendileri söyleyecek olsalar padişahın şüpheleneceğini düşündüler. En sonunda padişahın nedimlerinden bir Habeşi-ye, kadıları bu idam cezasından kurtarırsa, kendisine yirmi-bin akçe vermeyi vaad ettiler. Habeşi maksadı elde etmek için, yol elbisesi giyerek huzura çıkmış. Padişah, yolculuğun ne tarafa olduğunu sormuş:

-İstanbula gideceğim. -Orada ne yapacaksın?

-Yakılacak kadıların yerine tayin olunmak üzere seksen papaz getireceğim.

-Biz de kadı olacak adam yokmu ki sen İstanbuldan papaz getireceksin?

-ulemadan başkasına kadı'lık verilemezde onun için...

Bunun üzerine Sultan Bayezid, ulema kati edildi sözüne meydan vermemek için kadıları ateşten azat edip, Ali paşa­ya kadılığın bir nizama bağlanmasını tanzim edilmesini em­reder.

 

Bilgi Bankası 23:

 

Niğbolu Savaşı-Bir Haçlı Ordusuyla Savaş Avrupa tarih­lerinde adı geçen savaşın, yazılışı şöyledir: Macar kralı Sigis-mund, Bayezid Han'a Anadolu dönüşünde bir elçilik heyeti gönderdi. Bu heyet Osmanlı padişahına, hangi hakla Bulga-ristanı zabt ve tahrip ettiğini, Sigismund'un öğrenmek istedi­ğini sordu. Bayezid ise; bir tek harf dahi söylemeden elçiîik heyetine salonundaki oklarla diğer silahları gösterdi.

Fakat aynı zamanda Tuna nehrinin kuzeyinden kendisinin aleyhine büyük bir fırtınanın kopmak üzere olduğunu anladı. Mühim olan tedariklerini yapıp, aynı zamanda İstanbul üze­rindeki muhasarayı devam ettirmek istediyse de kuzeyden gelmekte olan tehlikeli taarruza engel olmak için İstanbul muhasarasını kaldırdı. Macaristan'dan batıdaki ülkelere doğ­ru atılan yardım feryatları, bu defa duyuldu. Macaristanm Garan yani Estergon piskoposu Mikola Dokaniza'nın baş­kanlığında, Fransaya gönderilen bir Macar elçilik heyeti, kral 6. Şarl tarafından iyi karşılandı. Fransadan Kont dö Mareşal Busiko, Dolarnarş ve diğerleri silahlandılar. Burgonya Dukasının oğlu Korkusuz jan, bu haçlı ordusunun reisi olarak seçildi. Babası ise; oğluna mü­şavir olmak üzere, yanına Filip dö Bar ile Amiral Jan jö Vi-ye'deni ve bir kaç daha muteber kimse ile takviye etti. Bun­ların yanında ayrıca şövalyeler ve ücretli asker vardı. Piyade ve süvari olarak, on-oniki bin kişi kadar vardılar.

Almanyadan Kont Platinrober, Kont Dö Silli bir çok şöval­ye ve bunlardan başka, Belçika, Flaman, Lüksenburg, İsviç­re, İngiliz haçlıları ile birleştiler. Venedikliler bir çok yardım ile birlikte gemiler gönderdiler. Rodos şövalyeleri donanma­larını gönderdiler. Polonyadan, ülahdan, CJlah beyi Mirce ile yardımcı asker geldi. Velhasıl bütün Avrupa ve batı dünyası­nın hükümetleri arasındaki kavgalar bir tarafa bırakılarak, Macaristan ile Kostantiniye'yi kurtarmak için anlaşmayı be­cerdiler. Bunların tamamı Macaristanm Budin, veya Bud'da birleştiler. Sigismund Macar ve Ulah askerini burada topladı.

 

Bilgi Bankası 24:

 

Sultan Bayezid Yalnız Başına Sultan Bayezid, hareketini düşmana sezdirmeyerek, Niğbolu üzerine gelmiş ve altı saat uzakta durarak, düşman hakkında bilgilenmek için Evranos beyi bir miktar askerle göndermişti. Evranos bey, Niğbolu et­rafındaki çok kalabalık düşman ordusunu görünce kendi varlığını hissettirmeden ihtiyatla hareket ederek, Bayezid'in yanına dönüp düşmanın çok kalabalık ve kuvvetli bir görün­tü verdiğini anlattı.

Padişah ise, Niğbolu kumandanı Doğan bey'in ne yap­makta olup, hal ve durumunu herkesten çok merak etmek­teydi. Onun yanına göndermek istediği kimselerin bu kadar kalabalık bir düşman hattının içinden geçip, vaziyeti öğrenip haber getirme imkansızlığını görünce. Bu işi ancak kendisi­nin yapabileceği kararına vardı. Ancak bu kararını divanda gündeme getirse erkan-ı devletin razı gelmeyeceği apaçıktı. Hiç bir şeyden gözü yılmayan padişah, yıldırım hızıyla giden atına karanlık bir gecede atladığı gibi düşman hatlarına sür­dü. Kimseye görünmeden veya görünse bile kimsenin içine bir şüphe düşürmeden

Niğbolu kalesinin karşısına kadar geldi. Koca padişah, gök gürültüsünü andırır bir sesle:

-Bre, Doğan! Doğan!

Diyerek iki defa haykırdı. Kale içinde padişahın sesini işi­ten Doğan bey kulaklarına inanamayıp şaştı. Bu bir kulak çınlaması değildi. Bizzat padişahın sesiydi. Kale dışından gelmişti. Padişah bu sırada kale dışından tekrar seslendi. Do­ğan bey, kalenin duvarı üzerine hemen koştu. Padişah ile yüzyüze bulundukları halde konuşmaya başladılar. Bir iki haftadan beri düşman gerek, Tuna nehrinden, gerek karadan kaleyi sarıp tazyik etmekteydi. Padişahın imdada yetişece­ğinden bütün inancıyla emin olan gaziler, savunma yapmak­tan yüz çevirmedikleri gibi, kalenin sağlamlığı ve zahire açı-sındanda bir sıkıntısı olmadığı şeklinde bilgiyi Doğan beyden haber alınca, padişah hazretleri gayet memnun olarak sağ salim ordugaha dönüş yaptı.

Meğer padişahın Doğan bey ile konuşmasını düşmanın öncü karakolları işiterek bir süvarinin kale içinde bulunanlar­la haberleştiği krallarına kadar bildirmişferse de tayin edilen adamlar o süvariyi ele geçirmek için pek çok arama yapmış-larsada ele geçirememişlerdir. (Mufassal)

 

Bilgi Bankası 25:

 

Sultan Bayezid'ın Esirleri Hazreti padişah, Fransız esirler­den fidye olarak ikiyüzbin florinialdıktan sonra onlara bir şa­hin ve pars avı göstermek arzusunda oldu.

Bu avda, yedibin doğancı ve altıbin köpek yer aldı. Kö­peklerin elbiseleri canfesden, parsların tasmaları mücevher­lerle kaplı idi. Padişah, Korkusuz Jan'a:

-Aleyhime silah kullanmaman için sana yemin teklif et­mek istemem. Eğer vatanına dönüşünde, yine benimle sa­vaşmak istersen beni harp meydanında daima karşında bu­lursun. Çünkü ben, savaş ve fetih için doğmuş bir adamım. Demiştir. (Tarih-i CImumi-Ernest Levis)

 

Bilgi Bankası 26:

 

İstanbul'un Hali Şehir içinde bir cami, müslüman mahke­mesi ve islam mahallesi kurmak, onbin duka altını vergi ola-rak vermek şartıyla yapılan antlaşmayı kabul eden impara­tor, 2. Manuel değildi. Onun, yeğeni 7. Jandı.

Manuel yine batıdan bir imdad olmazsa imparatorluğun mahv olduğuna kani olarak, İtalyan Prensleri vasıtasıyla, Pa-pa'ya Venedik, Fransa ve İngiltere krallarına yardım mektup­ları gönderdi. Bu mektuplarda yalnız Fransa kralı ö.Şarl, hüsnü kabul gösterdi. Niğbolu savaşında esir düşen, fidye ödiyerek kurtulabilen Mareşal Buvesiko'yu binikiyüz kişi ile yolladı. Bu heyetin içinde asilzade şövalyeler de vardı. Buve-siko; Çanakkale boğazından geçip İstanbul'a vardı. Kendini büyük bir tezahüratla alkışlayıp kurtarıcı saydılar. İmparator­luğun başkomutanı oldu. hatta İzmit önlerine kadar yürüdü. Ancak bozguna uğradı. Riva kalesini ele geçirip orada bulunan ahaliyi katliam etti. Ne varki bunlar boşa yapılmış hare­katlardı. Emanue! batıdan kuvvetli bir yardım bulmak mak­sadıyla hükümeti 7. Jan'a bırakıp Avrupaya gitti. Venedik'e, İtalya'nın başlıca şehirlerine, Paris'e Londra'ya uğradı. Fran­sa'da iki sene kaldı. Fakat Bayezid Han İstanbul'u sıkıştır­makta idi. Emanuel'in istediği imdad ona, batıdan gelmedi. Asyanın ortalarından geldi. Timurlenk, Osmanlı Ülkesini çiğ­nemek için hazırlanıyordu.

Sultan Bayezid Ankara savaşında esir düşünce, imparator İstanbul'daki camii yıktı. Müslümanları dışarıya attı.

 

Bilgi Bankası 27:

 

Lisan-ı Tarih Numunelerinden Yıldırım Bayezid hanın vezi­riazamı bulunan Ali paşa ki; yakın vakte kadar vezaretin gösterişli temsilcisiydi. İç oğlanları ve haremağaları kullan­mak, süslü kaplar kullanmak yollarını açmış bulunduğundan ve kaide olarak devletin, yükselmesi zamanında bunlara Yıl­dırım Bayezid'i alıştırmış, altın dökmeli ve altın tellerle do­kunmuş elbiseler giymeye ihtişama ve süse büyük önem ve­rilmesi saltanatının son günlerinde askerlik vazifesini azalt­mıştı. (Netayic ül Vukuat)

 

Bilgi Bankası 28:

 

Bayındır Devleti Bu hükümete Akkoyunlu hükümeti denir. Yedi-sekiz asır evvel Türkistan İran, Irak ve Anadolu tarafları­na hicret ederek gelen Türkmen beylerindendir. Bunlarla be­raber Karakoyunlu adıyla bir aşiretin daha hicret etmiş oldu­ğu, bunların Erzincan ve Sivas taraflarına gittikleri halde, Akkoyunlular, Diyanbekir taraflarında hükümet kurmuşlardı. İlk reisleri Alaaddin Türkrnanî isimli tanınmış Durali Bey'dir. Vefatinda oğlu Fahreddin Kutluğ, ondan sonra bunun oğlu Ka-rabolük Osman, sonra Hamza ve Cihangir bin Ali hükümet etmiş ve Cihangir'in zamanında Uzun Hasan çıkmıştır.  Bu sülaleden Ahmed Mirza Yıldırım Bayezid'e iltica eylemişti.

Bu hükümet daha sonra İran Şahı İsmail Safevi tarafından mahv edilmiştir. Clzun Hasan vakaları Osmanlı tarihinde önemli olaylardır.

Bu vakalardan biraz sonra Timur, Anadolu'yu baştan başa çiğneyip harabe haline getirip, merkezi idaresi olan Semer-kand'a çekildi. Bunun üzerine; Tokat, Sivas, Amasya ile Ka­radeniz arasında bulunan bölge, Mehmed Çelebi'ye itaat etti. Şehzadelerden İsa Çelebi de, bu aralık ortaya çıkarak, Bur-sa'da tahta cülus etti. Görülüyorkİ, Sultan Bayezid'in üç oğlu ayrı ayrı bölgelerde hükümet etmeğe başlamışlardır.

 

Bilgi Bankası 29:

 

Tarihi Edebiyatımızdan Numune Yıldırım Bayezid, Ti­mur'un cihangirliği bütün dünyada duyulmuşken, düşülen durumun neticesi üzerinde tefekkür edersek, Timur'a karşı yapılan hareketin neticesinden dolayı Yıldinm'ın padişahlık döneminin şan ve şerefini lekelemiş olarak sayamayız. Dün­yada ve bilhassa bazı dönemlerde nice haller meydana gelir de dış görünüş itibariyle isteğimizle oldu sanırız. Hakikatta ise, daha kötüdür. Dünyada kim vardır ki, Osmanlılar gibi bunca zaman yüksek himmet ve kemal-i şecaatle düşmanı­na mutlak galip olarak kahraman bir milletin reisliğinde bu­lunup da istiklal bayrağı altında asla kılıcının ağzı dönmemiş muntazam bir orduyu hazır ve iyi görmekteyken, bir müte-gallibin (Mitur'un) hükmüne uyabilsin? Timur'a; hangi hükü­met arzusu ile itaat etti? Bir Osmanlı padişahı etsin. Bir aşi­ret beyi gibi güç ve görünüşüne mağrur olmasın?

Bununla beraber, meydana gelen mağlubiyetten devlet, en büyük bir galibiyetmiş gibi, faidelerle zaferyab olmuştur. Ni­tekim, kendilerinden azgınlık zuhur eden yerler bir defa peri­şan hal içine düşürülürse bunun neticesi menfaatli olur. Çün­kü Bayezid zamanında zaferler çoğaldığı gibi zulüm çoğalıp, idare usulü olağanın dışına taşmıştı. İşte hükümeti eski vazı­yetine, mutedil haline çeviren bu mağlubiyettir.

 

Bilgi Bankası 30:

 

Ankara Muharebesi (Savaşı) Timur Ankara civarındaki Çubuk ovasında ordugahını kurmuştu. Sağ cenahında oğlu Miran Şah, son cenahındaysa diğer oğlu Şahruh, merkezde çok düzenli seksen alay askerle oğlu Mirza Mehmed Sultan ve Pir Mehmed bulunuyordu. Yine merkezde iki alay süvari vardı ki, bunlar da zırhlıydılar. Ordunun ön tarafında otuz iki tane de fil bulunmaktaydı. Askerinin mevcudu hakkında bir milyon sekizyüz bindi deniliyorsa da, mübalağasız ikiyüzbin kişiyi aşmış olduğu kesindir. Yıldırım Bayezid'in yanında ise yüzyirmi bin kadar askerle Sırp kralı Lazar oğlu Stefan yirmi-bin askerle sol, Şehzade Süleyman Bey, beyleri Timur ordu­sunda bulunan Anadolu askeriyle birlikte bir hayli Tatar Türkmenleriyle sağ cenahlarda, Sultan Bayezid ise onbin Ye­niçeri ile merkezde, Şehzade Mehmed Çelebi de ordunun ge­ri tarafında ihtiyat olarak bulunuyordu.

Savaş H.804/M.1402 senesi zilhiccenin 19. günü, Tem­muz ayına rastlar. Timur tarafı "surun surun" Osmanlılar "Al­lah Allah" diyerek birbirlerine giriştiler. Tatarların ilk hücumu Osmanlıların karşı koyması ile def edildi. Bu savaşta Sırp as­kerinin ve Yeniçerilerle Rumeli'den gelen gerek piyade ge­rekse süvari askerinin tüfenkli oldukları muhakkaktır. Tatar askeri önce Sırplara saldırdıklarından güzelce bir ateş yediler. Hatta Timur: Bu dervişler arslan gibi döğüşüyorlarmış! demiştir. Fakat Osmanlı askeri, sayıca Timur'un askerine nazaran daha azlık olduğu için, ayrıca Timur'a iltica etmiş bulunan Anadolu beylerinin, Osmanlı ordusunda bulunan es­ki askerlerini yanlarına gelmesi için teşvik ettiklrinde iltihak­lar vaki olunca, bu taraf çoğalırken, Osmanlı ordusu daha da eksilmişti. Sıcak ve susuzluk cana tak dedirtecek dereceye varmıştı. İlk önce büyük şehzade Süleyman Çelebi veziri-azam Ali Paşa ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa vs. Bursa'ya doğru firara başladığından, Stefan bunları çevirmeğe uğraşı­yormuş gibi yapmış ancak muvaffak olamamıştı. Onun ricatı böyle olmuştu. İhtiyat kuvvetini elinde bulunduran Mehmed Çelebi askerini alarak Amasya yoluna düşmüştü. Yıldırım Bayezid ise, yanında yalnız Yeniçeri ve kapıkulu askerinden başka hiçbir kuvvet kalmamıştı. Tarih diyor ki: "Sonunda ak­şam yaklaştı. Artık mukavemete imkan kalmadığı zat-ı şa­hane tarafından da görülmekteydi. Bindikleri atı mahmuzla-yıp ricata başladılar. Fakat Mahmud Han isimli bir Tatar ko­mutanı padişahı kovalamaya başladı. O esnada atının ayağı sürçen padişah düştü ve etrafını asker kuşattı. Sultan Baye­zid, Timurlenk'in huzuruna getirildiğinde Timur tahtından fır­layıp karşılamış ve kendi yanına oturtarak sohbete başlamış­tır. Hatta Yıldırım Bayezid'e:

-Bu günkü galibiyet sizde olsaydı benim başım tehlikede kalacağına şüphe yoktu. Böyle kanlı bir intikamı bizden asla beklemeyiniz. Biz affın, zaferin zekatı olduğu hükmüne inanı­rız ve riayet ederiz. Canınıza kastımız olmadıktan başka, mülkünüzde de kasdımız yoktur. Birkaç gün misafir olunuzda mülkünüzü yine size teslim eyleriz. Hiç elem çekmeyiniz di­yerek gayet kıymetli hilatlar giydirip, fevkalade saygı göster­miştir. Yıldırım Bayezid'le beraber Şehzade Musa Çelebi, Timurtaş Paşa ve oğlu Ali Bey, Menet ve Firuz Bey gibi ku­mandanlarda esirler arasındaydı. Yıldırım Bayezid sekiz ay süren esaretten sonra Akşehir'de vefat etmiştir.

 

Bilgi Bankası 31:

 

Sadaret Devletimizde ilk sadrazam olan Orhangazi'nin bü­yük ağabeyi Alaaddin Paşa, sonra Süleyman Paşa'dir. Bu iki zat hanedana mensuptu. Halktan ilk sadrazam olan Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa'dır. Bu zatın vefatında oğlu Ali Pa­şa yerine getirilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar sadrazamlara veziri evvel denirdi. Vezir-i Sani, vezir-i salis, vezir-i rabi, hatta hamiş isimleriyle vezirler vardı. Bun­lar divan~ı hümayunda kubbealtmda toplanıp müzakere et­tikleri için kubbe vüzerası olarak isimiendiriürdİ. Vezir-i azamlık fatih zamanına kadar Çandarlı ailesine münhasırdı. Bundan sonra vezirlerin eski ve ehillerine verilmeye başlan­mıştır. Sadrazamlar kendi konaklarında vazifelerini görürler­di. İstanbul başşehir olduktan sonra sadrazam konaklarına, paşakonağı ve bab-i asfa ve en sonra bab-i âlî, pek çok son­raları da daire-i resmiye denmiştir.

İlk zamanlar padişahların mühürleri yüzük üzerine kazınır­dı. Eski bir adet olarak padişah bu yüzüğü sadrazama verir, o da parmağına takardı. Sonraları altından örme keseye ko­nulmasıyla cepte taşırlardı. Sadrazamlar askerlik işlerinin de merdiydiler. Harp yapmaya memur olduklarında Serdar-ı Ekrem unvanını alırlardı, bir savaşa gitmeden kırk gün evvel padişah huzuruna çıkarlardı. İstanbul'u terk etmeden evvel vezirlerden biri kaimmakam tayin olunurdu. Savaş esnasın­da sadrazam yanında bulunan vezirlerden birini serasker ta­yin eder, kendisi ihtiyat bölgesinde kalır, yanında bir harp meclisi bulunurdu. Başlarına 30 santimden biraz uzun, alt tarafı kare şeklinde bir külah giyip üzerine sırma işlemeli şerit bağlarlardı ki bu alamete Kallavi denirdi. Arkasına üst tabir olunur dört kollu ağır sırma işleme kaplı samur kürk ve beli­ne padişah tarafından ihsan edilmiş süslü hançer takarlardı.

 

Bilgi Bankası 32:

 

Yıldırım Bayezid'in Nutku Ankara Savaşı'na başlanmadan evvel Yıldırım Bayezid askerlerine bir hitapta bulundu. Bu nutku, tarihimize, lisanımıza aidiyet taşır.

"Bunca zamandır devletimizin emektarları cihad ve gaza yolunun denenmiş olan hizmetli ve hizmetseverisiniz! Göster­diğiniz gayretler karşılımda bir kemlik görmediniz. Eğer bazı ufak tefek bir şey olduysa bunlar dünyamıza bağlı değildir. Bilcümle dört beş atadan beri babalarımıza ve hanedanımıza da hizmet eden bahadırlar siz, nasibinize ve zamanı saltana­tımızda mal ve mülke boğulmuş, haketmiş dilaverimsiz. Gü­zel adınıza bu demde layık olan ne ise onu öyle yapın. Nime­te küfran etmekten çekinin, ekmek hakkı eskisi gibi düşmanı bir deneyerek mukabele edip vuruşun. Ümit oîunur ki, ken­disinden yardım dilediğiniz Allah'ımız bize yardımcı ola. İn­şallah zafer ve nusrat bize nasip olur." (Tarih-i Ali Çelebi)

 

Bilgi Bankası 33:

 

Çelebi Musa ile Evranos Bey Evranos Bey, Sultan Murad Hüdavendigar'in kendisine vermiş olduğu malikanesine çe­kilmiş, yaşı ise 100'ü aşmıştı. Musa çelebi, Edirne'de tahta geçtikten sonra bir gün Evranos Gazi'yi çağırttı. Evranos Bey:

-Ben çok ihtiyarladım. Gözlerim görmez oldu. Size nasıl hizmet edebilirim? Beni. affetsinler, diye cevap verdi. Musa bu cevabı alınca:

-Bakalım âmâ'mı değil mi? Görelim, diyerek zorla huzuru­na getirtti. Huzura girerken kendisini körler gibi yönettirdi. Musa'nın eteğini bile körler gibi öptü. Fakat bu hâli kanaatin husulüne yetmedi. Musa yemek getirilmesini emretti. Ye­mekte bir sahan pişmiş kurbağa getirdiler. Evranos Bey sa­hanı görmemezlikten geldi. Musa Çelebi:

-Şuradan buyrun, diyerek sahanı önüne sürdü. İhtiyar kel­lesini kurtarmak için, kurbağalardan yemeye başldı. Evranos Bey mâİikanesine döndükten sonra da herkesi inandırmak için, tekrar öyle bir muameleye maruz kalmamak için gözle­rini bağlarmış.

 

Bilgi Bankası 34:

 

Yeniçeri Ağası Gerek payitahtta gerekse taşra da bulunan Yeniçeri askerinin kumandanı Yeniçeri Ağası'ydı. Bundan başka başşehrin asayişini sağlamak da vazifeleri arasınday­dı. Bu yüzden Ağa, haftada iki üç kere gece veya gündüz İs­tanbul sokaklarını dolaşırdı, cezayı haketmiş olanları arka­sından gelmekte olan falakaya yıkıp elindeki değnekle döğerdi. Yangın çıktığında Ağa sadrazam ile birlikte yangın ye­rinde bulunurdu. Başına giydiğine, Kalanat denen, kırmızı çuhadan ovale yakın bir şekilde olup, üstü dilimler meydana getirecek şekilde dikilmiş ve ön tarafından biraz yeri açık, di­ğer tarafları ise çatal ve iri olarak sarılmış, sarık ile örtülmüş­tür. Arkasına üst ismi verilen kolsuz bir kürk giyerdi. Bu kür­kün bir karış kadar bölümü ön taraftan görünür ve omuzların alt tarafianyla bütün her tarafına bir miktar kürk konurdu.

Ağanın bir de kırmızı şalvarı olup ayaklarına sarı mest ve pabuç ve beline süslü bir hançer takardı. Gümüş takımla süslenmiş ata biner, resmi günlerde ve yol yürüyüşlerinde önünde ocağa mahsus tuğ, arkasından da dört yedek at gider, her iki tarafında şatır isimli bir hademe (koruyucu) bulu­nup sancağı* ile mehterhane takımı da arkadan gelir, Cuma günleri camie giderken önünde bir sebilci halka su dağıtırdı. Ağanın tahsisatı, Kanuni Sultan Süleyman zamanında ayda 60 bin kuruşa varırdı. (Teşkilat ve Kıyafet-i Askeriye)

 

Bilgi Bankası 35:

 

Karamanoğlu Mehmet Bey Bursa'yı muhasara ederek et­mediği zulüm kalmamış olan bu Mehmet Bey, babası Alaaddin'i, Sultan Bayezid hazretlerinin burada hapsetmiş olması­nın intikamını almak üzere, Sultan Bayezid Han'ın kabrini açtırarak kemiklerini yakmıştır. Bir kabre, bir mevtaya gös­terilecek riayetin tam tersini icra etmek, Timurlenk'te bile rastlananlardan değildir. Velhasıl Sultan Mehmet Çelebi Haz­retlerinin Bursa'ya gelmeyi geciktirmeyeceğini Musa Çelebi'nin naşının gelişinden anlayınca, alelacele yapabileceği fenalıkları yapmış, böylece tası tarağı toplayıp memleketine kaçmıştır. Kumandanlarından "Harmantanesi" isimli biri lati­fe yollu sözü sever bir zat, o alçağın böyle hızlı kaçışı karşı­sında dayanamayıp demiş ki, "Osmanogullanndan bir ölü (Musa Çelebi'nin naaşı) seni bu kadar korkutup kaçırırsa ya bunların bir dirisi gelecek olsa ne yapardın?"

Mehmet Bey bu hakarete çok kızmış ve zavallı "Harman-tanesini" bağırta bağırta boğmuştur. (Mufassal-Hülasa)

 

Bilgi Bankası 36:

 

İlk Elçi Devleti Aliye tarafından Avrupa'ya ilk defa elçi gönderilmesi Sultan Çelebi Mehmet zamanındadır. Venedik tarihlerinin beyanına göre, Çalı Bey isimli bir Osmanlı kapta­nı 30 parça gemi İle Gelibolu'dan çıkarak, Naksos, Andro, Yoros, Milos adalarını vurmağa gitmiş. Bu sırada Piyetro Lo-redano isminde bir Venedik kaptanının idaresinde bulunan 15 parça Kalitayla karşı karşıya gelmişti, iki kaptan birbirle­riyle savaşmaya izinli değildiyseler de Gelibolu'ya dönen Os­manlı donanmasından zehirli oklar atılmış ve Kaptan Da-no'da bunu harbin şartı kabul etmiş. Meydana gelen savaşta Osmanlılar mağlup olmuşlar, gemiler düşman eline geçmiş­tir. Halbuki Venedik Cumhuriyeti o sıralarda Osmanlı hima­yesine girmişti. Bu vaziyet karşısında Venedik'ten gelen elçi­ler ile Edirne'de bir mukavele yapılmış, bunun gereği olarak İki taraf esirleri değiş tokuş etmiş, Venedik eskiden olduğu gibi yeniden vergi vermeğe razı olarak devleti aliyeyi hami 'olarak kabul ettiğini bildirmiştir. İşte bu antlaşmanın metni­nin bir nüshası Venedik'e götürülmüş, bu nüshayı götüren zat ilk elçimizdir.

 

Bilgi Bankası 37:

 

Zülkadiriye Devleti Maraş taraflarında H. 780/M.1378 yı­lından, H.921/M.1515 senesine kadar hükümet olarak yaşa­mış, küçük bir Türkmen devletidir. Zülkadir Zeyneddin Kara­ca isimli bir Türkmen aşireti reisi tarafından kurulmuştur. H.780/M. 1378 senesinde Maraş'ı, biraz sonra Elbistan'ı al­mış, oğlu Halil Bey, Malatya, Harput ile Besni'yi ilave etmiş­tir.

Sultan Çelebi Mehmet, Zülkadire evladından Suvla Bey'in kızı ile evlenmiştir. Sultan ikinci Murad da yine bunlardan Süleyman bey'e bir elçi göndererek, beş kızından en güzeli olan Sitti hâtûnu oğlu Fatih Sultan Mehmet'e almıştır.

Bu hükümet Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı top­raklarına ihlak olunmuştur. Zuİkadiriyelilerden 141 sene içinde 9 tane hükümdar gelip geçmiştir. Zeyneddin Karaca-Haliî Bey-Zeyneddinoğiu Suvla Bey-Halil Bey oğlu Nasraddin-Süleyman Bey-Arslan Bey-Şahbudan (iki defa)-Şahsuvar Bey-Alaüddevle.

Bilgi Bankası 38:

 

Sürre Alayı Gönderilmesi Sürre, kese demektir. Osmanlı padişahları içinde Haremeyn, yani Mekke ve Medine'ye me­mur olan Şerife ilk sürre (kese) yollayan Sultan Çelebi Meh­met'tir. Ancak gönderilen sürrenin miktarı ve cinsi bilinme­mektedir. Sultan ikinci Bayezid her sene yansı Mekke, diğer yansı Medine ulemasına taksim olunmak üzere 14 bin altun göndermeyi itiyad etmiş.

Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethettiği zaman, Mekke Şerifi olan Seyid Berekât onüç yaşındaki oğlu Ebu Nâmi'yi Mısır'a göndermiş ve Peygamberin emanetlerini Beytullahın anah­tarlarını da beraberinde yollamıştı. Sultan Selim bu vaziyet­ten pek mahzuz olup sevindi, seyyid Nâmi'ye fevkalade hür­met ve riayet gösterdi. Tarihler bu sırada H.923/M.1517 yi gösteriyordu. Hicaz'ın tamamında ve Tihame'de Selim adına hutbeler irad olunuyordu.

Padişah Arafat'ta kendi adına hutbe okunmasının teşekkü­rünü ifa için, Haremeyn yani Mekke ve Medine ahalisine iki-yüzbin flori altın ile hububat yolladı. Bunların dağıtımını yap­mak içinde iki tane dinine bağlı kadı iie Emir Muslihiddin isimli bir zatı vazifeli kıldı. Bundan başka her sene böyle bir Suree-i Hümayun gönderilmesini ferman etti. Bu Muslihid­din, Osmanlıların ilk Hicaz valisi olmuş demektir. Bundan evvel Mısır'da bulunan Çerkeş Melikleri, "Sadakat-i Mısınye" adıyla Surre yollarlardı. Hicaz ahalisi ise, Yavuz'un gönderdiği surreden çok memnun olduğundan, buna "Sadakat-ı Rûmiye, adını verdiler.

 

Bilgi Bankası 39:

 

Şeyh Bedreddin ve Tarikatı Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in Anadolu'da yaymak istedikleri yolun esası, hanım­lar müstesna benim evim, senin evindir anlayışına dayanır. Diğer bir değimle evimden, evin gibi istifade edersin düsturu imiş. Bunlar islam alimleri ile papazların koymuş oldukları bidatleri kaldırmak ve iki dini bir din haline getirmek hilesiy-le ahmak ahaliyi kandırmaya çalışmışlardır. Hatta Börkîüce; yanına üçbin kadar adam toplamıştı. Şeyh Bedreddin, İz­nik'te bu işlerden habersizmiş gibi görünüyor, ancak gelen gidenlerle görüşüyor, ilim ve irfanı iie onları yönlendiriyordu. Börklüce Mustafa, Anadolu'da Dede Sultan adını almış ve her ikisinin topladığı adamlar bir rivayette onüç bin kişiye varmıştır.

Bir rivayete göre, Şeyh Bedreddin'in üzerine giden Şehza­de Murad Hz.leri kendi adamlarının bazılarını güya kaçıyor-larmış gibi Şeyhin tarafına yollamış, bunlar da, Bedreddin'i aniden tutup, elini ayağını bağlayıp, Edirne'ye göndermişler. Orada da ulemadan kurulu bir meclis toplanmış, Şeyhin da­vası görüşülmüş, bâtıl olduğu ortaya çıktığından idamını ka­rarlaştırmışlardır. Bunların İslam ile Hrıstiyanlığı birleştirip, yeni bir din icadına varmak istediklerinden, içlerinden Hristiyanlardan, papazlardanda müridler vardı. Şeyh efendi; asılıştan evvel abdest almış ve tevbe etmiştir.

Bir aralık Börklüce Mustafa, Sakız adasına iki mürid yolla­mış ve orada dünyadan el çekip oturan bir rahibi yeni tariki­ne katmıştı. Meşhur tarihçi Duka, bu rahip ile görüşmüş. Rahip, Duka'ya: Bu gelen adamların kumaştan terlik giymeleri­ne rağmen deniz üzerinde yürüdüklerine söylemiş. Hatta kendini kandırdığı gibi tarihçiyi de kandırmaya uğraşmış.

 

Bilgi Bankası 40:

 

Akıncı Askeri Osmanlıların ilk askerliği Akıncılık İle başla­mıştır. Bu asker; Osman Gazi zamanında meşhur Köse Mihal tarafından meydana getirilmiştir. Bunlar ülke yakınlarında olan yerlere saldırırlardı. Orhan Gazi zamanında Yeniçeri ve Sipahi kuruluşları gerçekleştiğinde özel bir sınıf olmuştur. Mi­hal bey sülalesi bu özel birliğin başında bulunurdu.

Akıncılar ikiyüzelli sene kadar Osmanlı ordusuna hizmet etmiş, süvarilerdir. Bunlar kış mevsimi boyunca ya evlerinde yada meslek icabı olan işlerinin başında bulunurlardı., Yaz gelince toplanırlardı. Seyislerİyle, atlarına gayet güzel bakar­lardı. Bunların on tanesine bir onbaşı, yüz tanesine bir suba­şı, bin neferine ise bir binbaşı kumanda ederdi. Hücumları akın demekti. Bir yere hücum edecekleri zaman bir kaç fır­kaya ayrılırlar, Önce birinci fırka girip rastladığı kasaba ve şehirleri yakar, sonra bunların arkasından öteki fırkalar gelip yağmaya başlarlardı. Bu asker bir zamanlar civar ülkelerde dehşet salmıtı. Bunlardan ve diğer çeşit askerimizden sonra- . farı "Serdengeçti" ve Dalkılıç" ismi ile iki sınıf daha cesur gayretli askerimiz ortaya çıkmıştın

 

Bilgi Bankası 41:

 

Makedonya Balkan yarımadasının güney kısmının ortasın­da bir bölgedir. Şimdiki taksimatta, Selanik vilayetinin her

tarafıyla. Manastır vilayetinin Serfice ve Kosova vilayetinin Usküp sancaklarını ve Bulgaristan krallığının Köstendi! mutasarrıflığını içine alır. Buranın genel olarak havası mutedii olup, her ne kadar alçak ve bataklık taraflarında sıcaklık çok isede ayrıca, sıtma varsa da orta yüksekliklerde vadiler ile bayırlarında hava pek latif ve sağlamdır. Dağlarında soğuk çoktur. Toprağı ise verimlidir. Buğday, arpa, çavdar, yulaf, mısır vesaire gibi zahire yetişir, pamuk, tütün, haşhaş ekilir. Doğu taraflarında tütün istihsali meşhur ve kalitelidir. Nüfusu ikimilyon kişiye yakındır. İslam, Rum, Bulgar, Yahudi, Ulah gibi unsurlardan meydana gelmiş topluluk vardır. Meşhur bü­yük İskender, çok eski zamanlarda Makedonya kralı idî. Ma­kedonya'nın imar olmaya fevkalade kabiliyeti vardır. Şimdiki halinde içinde, biri Dedeağaç'dan Selanik'e, diğeri Sela-nik'den Usküp'e, yine Selanik'den Manastıra kadar üç tren hattı çalışmaktadır.

Yeni Osmanlılar, İslam, Hristiyan ve diğer vatandaşlar ara­sında uhuvvet, müsavat kanununu vaz ettiklerinden yani ilan ettiklerinden kısa zaman içinde Makedonya pek büyük başa­rı ve ileri gidişlere kavuşacağından şüphe edilmemelidir.

 

Bilgi Bankası 42:

 

Kılıç Kuşanma Taklid-i Seyf, kılıç kuşanmak demektir. Osmanlı padişahları, tahta geçişleri esnasında yapılan umu­mi biattan sonra kılıç kuşanma eski adı ile Taklid-i seyf me­rasimi ve bunu yapacak alay teşkil olunurdu. Sultan Murad padişah olduğu haberini Amasya'da aldıktan sonra, yanında­ki adamlarıyla Bursa'ya doğru yola çıktı. Buraya yaklaştığın­da Bayazid'in damadı Şeyh"-i Mübarek Emir Buharı hazretle­ri; ahali ile beraber şehir dışına çıkıp, karşılamış ve Sultan Murad'a kendi elleriyle kılıç kuşatmıştır. Hatta Sultan Fatih Mehmed de; Akşemseddin hazretleri eliyle kılıç kuşanmıştır. Yavuz Sultan Selimden sonra gelmiş olan padişahların hepsi

teberrüken bu zatın kılıcını kuşanırlar ve bu merasim İstan­bul'da Hz. Eyyüb ül Ensari türbesinde yapılırdı.

 

Bilgi Bankası 43:

 

Edebiyat-ı Tarihiye Numuneleri Çelebi Mehrned'in oğlu sultan 2. Murad; saltanatı günlerinde yardımda hüküm eden ve kanaat ile hükmeden iki zıt olgunluğu kendinde toplama başarısı göstermiştir. Sulh ve Cihadı Kur'an hükmü himayesi altında, Yunanlıların merkezi olmakta bulunan Mora'da yay­mayı başardı. Eşi görülmez yardımları sayesinde Bosna ve Arnavutluk beylerini cizye verir hale getirdi. Bundan sonra, yüzünü cihad yolu düşmandan, kendi nefsine cihad etmeye çevirdi. Bunun neticesinde baba ile oğlu birbirini yemeye gö­türen, kardeşi kardeş kanını içmeğe sevk eden taht'i hiç bir nefsi azgınlık tesirine düşmeden oğlu 2. Mehmede terk ede­rek, uzlet kuşesine çekildi. (Devr-i istila Kemal)

 

Bilgi Bankası 44:

 

Osmanlılarda İmar usulü Osmanlılar meydana çıkışlarının başından itibaren medeni bir fikir takip etmişlerdir. Her cami­in yanında bir mektep, bir medrese ve fakirlere özel bir ima­ret yani aş evi, yaptırdıkları gibi şehirleşme tercihleri müna­sebetiyle yeni yeni kasabalar yaparlardı.

Ezcümle; bu günkü gün Edirne vilayeti içinde bulunan Er­gene kasabasıyla köprüsü hayret verecek tarzda bir imar stili gösterir. 2. Murad zamanında burasının bataklık ve ormanlık olmakla eşkiya yatağı halindeydi. Gelenin geçenin soyguna maruz kaidığı anlaşıldığı için, bir kasaba kurulmasına karar verildi. Yapılan köprü bu gün bile Cİsr-i Ergene yani Ergene Köprüsü diye yâd edilir. Yüzyetmişdört kemerlidir. Hemen hemen tamamı durmaktadır. Kurulacak bu kasaba için, köprünün uç tarafından itibaren bir cami, bir hamam, bir imaret, bir kervansaray ve hizmetkarların barınmaları için yeterli sa­yıda evler inşa etmişlerdir. Bir kasabanın kurulmasında bun­lardan mühim binalar akla gelebilirini? Osmanlılara yıkıcılık yüklemek isteyenler, Ergene gibi nice köprülerin, kasabala­rın kurulup, yapılmasını bilmediklerinden böyle garazkar bir anlayıştadır. Hazreti padişah bu imar İşlerinde yapılan aşe-vinde ilk yemeği bizzat kendisi dağıtmış camiin mumlarım ise bizzat kendi elleriyle yakmıştır.

 

Bilgi Bankası 45:

 

Sultan Murad'in Halil Paşaya İfadesi Bunca zamandır Allahın kulları için çalışıp Islamı fitneden uzak tutmak ve düş­manın kat'ı hayatını kılıç sesleri ile def edip, devlet uğruna gayret ettik. Bir müddet için hükümetten el çekip, inziva kö­şesine çekilip, asude olmak hatırımızdan geçer.

"Ehl-i tecridin külahı tac-ı istiğnasıdır Saltanat dedikleri ancak cihan gavgasidır"

Saltanat ve ihtişamın neticesi ne idiki bilindi ve nakş-ı ma­kam ve saltanat levhası hatırımızdan silindi. Fazilet ve Rah­mana sığınalım.

Zamana hükümet üzere yâd edelim, bu geçici dünya dev­letinden el çekelim. Dünya hayatında ahiret tarlasına dualar ekelim. Daima nefisle cihad edelim. İyi ve güzel şeyler iste­yelim. Övündüğüm oğlum Mehmed Hânı, millet ve mülkün başına getirmek şeklini münasip gördüm. Deyince: Halil Pa­şa, men etmeye kadir olmayınca, hemen ferman ile şehza­deye:

"Hemen emreyledi yazıldı name/Geherkiz oldu elfazile na­me" (Solakzade)

 

Bilgi Bankası 46:

 

Askeri Teşkilat Osmanlı ordusu esasen kapıkulu ve Eya­let askeri adlarıyla iki kısımdan ibarettir. Kapukulu (Hassa askeri) demekti. Maaştan aşka tayinat dahi alırlar ve başşe­hirde kışlada otururlardı. Sonraları, taşralarda kaleler ve mü­him mevkilerde de bulundurulmuşlardır. Kapukulu piyade ve süvari İki kısma ayrılmıştı. Kapıkulu piyadesi: Acemi oğlan­ları, Cebeciler, topçular, top arabacıları, humbaracılar, saka­lar adıyla yedi ocaktan meydana gelmişti. Cebeci ocağı: Pi­yadenin silah ve cephanesini tamir ve dağıtımının ve muha­faza ederdi.

Şimdiki tabur tüfenkçi ustaları makamında idiler. Bunların kumandanlarına Cebecibaşi denirdi.

Topçu Ocağı: İsmindende anlaşılacağı gibi top hizmetinde, hemde top namluları dökmek ve kundak imal ve ateşleyici maddeler hazırlama hususlarında kullanılırdı. Amirlerine Topçubaşı denirdi. Top dökümhanesi müdürüne Dökücübaşı denirdi.

Arabacıocağı: Top arabalarını sevk ve harekete memur olanlardı, Humbaracıbaşilar: Havan adı verilen toplarla hum-bara atan askeri sınıftı. Lağımcılar: Kale kuşatmalarında ve savunmalarında yer altından yollar kazarak lağım yaparlardı.

Saka ocağı: Kapukulu ocaklarını meydana getiren ortala­rın sularını temin ederlerdi.

Kapukulu süvarisi devamlı olarak silah altında bulunan süvari birliğiydi. Bunların başşehirde kışlaları yoktu. Fakat at beslemek hususunda, kolaylık olmak ve yakın bulunup ilk emirde çabucak toplanabilmek üzere İstanbul ile Edirne ve Bursa şehirleri arasında köy ve kasabalarda otururlardı.

1.  Silahdar

2.  Sipahi

3.  Sağ tilufeciler

4.  Sol ülufeciler

5.  Sağ gureba bölüğü (gureba-i yemin)

6.  Sol gureba bölüğü (gureba-ı Yesar)

isimleriyle altı bölükten mürrekkepti. Bu bölüklerden baş­tan ikisine baş denir. Diğer ikisine orta, son ikiliye aşağı bö­lükleri denirdi.

Baş bölüklerden Silahdar bölüğüne Sanbayrak sipahi bö­lüğüne kırmızıbayrak, bölük-ü erbaa yani dört bölük diye ta­rihlerde yazılı olan ise Alacabayrak ad olmuştu.

 

Bilgi Bankası 47:

 

Macarlar Eski tarihlerimizde Macarlar, Engürüs adıyla ya­zılıdır. Bunların asıllarının Türklerin asılları ile münasebetleri vardır. Avrupada şimdi bulundukları yerlere Volga ve CJral nehirleri taraflarından gelmişlerdir. Esasen Asya kavimierin-dendir. İnsanlığın Turan denilen zümresinin, Finova şubesin-dendirler. Rusyanın kuzey taraflarında bulunan Lapon'lar, Finlandiyalılar ve eski Bulgarlarla lisan ve cinsiyetçe yakın­lık ve benzerlikleri çoktur. Macarlar çok eski zamanlarda Cln-gar veya Hungar ismiyle üral dağlarının güneyinde otururlar­dı. Onlarda tıpkı Türkler gibi, Hızr denilen bir kavmin tasallu-tuyla vatanlarını terk ederek Avrupaya doğru gelmişler ve Karpat dağlarını geçerek şimdiki Macaristan sahrasına yerle­şip, orasını ikinci vatan olarak seçmişlerdir. Macarlarda vak­tiyle aşiret halinde yaşamışlardır. Avrupada yerleştikten son­ra Hristiyanlığı kabul ederek, lâtin lisanı üzere okuyup yaz­mışlardı. Lisanlarında islavca ve latinceden başka. Almanca ve uzun zaman Osmanlı hükümranlığı altında kaldıklarından, Türkçeden de bir çok kelimeler almışlardır.

Hicri 840/M.1436 senesinde Vilakoğlunun kızı prenses Mari'ya'yı alarak evlenen düğününe Edirne'ye gelmeyen ve Semendire muhafazasını oğlu Jorj'a bırakarak Macar kralının yanına kaçtı.

Şimdiki Padişah huzur-u hümayunda Drakuiayı sorguya çekerek neticesinde Gelibolu'da hapsetme kararına vardı. Tekrar Sırbistan üzerine yürüyerek, Osmanlı inşaatından ola­rak Semendire zapt ve Belgrad muhasara ediidiysede netice elde olunamadı. Bosna kralı ödediği vergiye zam yaptı. Ra-kuza ve Venedik elçileri gelip, tebrikler sundular.

Bu sırada Macar kralı ve Almanya imparatoru Sigismund öldü. Yerine Vladislas adında onaltı yaşında bir genç kral ol­du. Belgrad muhasarasından sonra Mezid Bey kumandasın­da olarak Macaristanın Erdel dediğimiz Transiîvanya eyaleti­ne dalan ordumuz; Zeni İmre yakınlarında bir Macar ordusu­nu bozduktan sonra, Hermanştad muhasarası için durduki; meşhur Jan Hünyad bu muhasaraya imdad için gelerek Me­zid beyi bozdu. Oğlu ile Mezid Beyi esir alıp öldürdü. Bunun üzerine Macarlar ilerlediler. Sultan 2. Murad Kula Şahin Ma­carlar; Aîmus namındaki hânlarının maiyetinde olarak, şim­diki Macaristana girmişlerdir. Almus'un oğlu Arpad; Alman­ya imparatoru ile anlaşarak Macaristanda kalmış ve kendisi­ne CJngaruya Dukası unvanını verdirmiştir. Hristiyanhğı bun­dan on asır evvel kabul eden İstefan adlı Düka'dır. Miladi 1000 tarihinde Papa, İstefan'a Macar kralı unvanını verip, bir de taç hediye etmiştir.

Arpad sülalesi miladi sene 1301 de yıkılmış, Macarlar bundan sonra krallarını seçerek tayin usulünü kararlaştırmış­lardır. Bunlardan Sigismund'u pek güzel tanırız.

Miladi 1570 senesinde şimdiki Avusturya imparatorunun mensup bulunduğu Habsburg hanedanını kral tanımıştır. An­cak, 1848 de ihtilal yapmışlardı. Rusya'nın yardımıyla, Avusturyalılar galip geldiler. 1868 de şimdiki imparator Avusturya ve Macaristan devletini kurup, Avusturya impara­torluğu ve Macaristan krallığını meydana getirdi. 1848 ihtila­linde Macar kumandan ve asilzadelerinden pek çok kimse Osmanlılara iltica etmişti. Merhum Serdar-ı Ekrem Ömer Pa­şa, Müşir Mehmed Ali paşa, Mahmud paşa, Mirliva Osman Paşa, bunlar arasındaydı. Zamanımızda da yeni Osmanlılar ile Macarlar arasında büyük bir dostluk meydana gelmiştir. Bir asıldan çıktığımız için, Macar kardeşlerimiz deyimi biz de dahi pek büyük hisler uyandırır. Şimdiki Macarlar sanayide, ilimde, ileri gitmektedirler. Bu gün başşehirleri olan Peşte, Avrupanın ortasında inci gibi duran bir şehirdir, ticaret ve zi­raat bakımından günden güne ileri gitmektedirler.

 

Bilgi Bankası 48:

 

Eyalet Askeri Eskidenberi Osmanlı devleti eyalet ve san­caklara ayrılmış bir idare tarzına sahipti. Eyalet, adeta vila­yet demektir. Eyaletlerde vezirler, beyberbeyîeri, mirmiran-lar, sancaklarda da, mirlivalar, beyler bulunurdu. Vezirlerden başkalarına ümera (kumandan) denirdi.

Osmanlı devleti sırf bir askeri hükümet olduğundan vezir­lerle, komutanlar hem devlet işlerini hem de askeri işleri ya­parlardı.

Eski tabirlerden Dirlik, geçinecek toprak demektir. Senede yüzellibin akçeden çok değerli olan tımarlara Has denir. Bunlar vezirler ile kumandanlara tevcih olunurdu. Has sahibi olan eyalet paşaları ile sancak beyleri savaşlara gittiklerinde diriik'ieri kaçyüzbin akçeden ibaret ise, beher beşbin akça İçin bir cebeiü, yani silahlan mükemmel ve kendisi savaşa elverişli bir süvari götürmeye mecburdu. Mesela: üçyüzbin akça hassı olan bir vezir, mutlaka altmış cebeli götürecekti.

Eyalet askeri: Bir kolu piyade, serhad kulu ve topraklı isimli süvari askerinden kurulmuştu.

Yerli kolu; eyalet paşaları ile sancak beylerinin kumandası ve idaresi altındaydı. Bu asker hizmete girdiği zaman maaş ve tayin alırdı. Bunlar; Azab, Sekban, Tüfenkçi, Acaralı, la­ğımcı ve müsellimler adları ile anılan beş sınıfa ayrılmıştır.

Azab sınıfı; Sırf beygirlerden kurulmuştu. Sekbanlar: fev­kalade ihtiyaç zamanında kendi arzularıyla asker olan köylü­lerdi. Acaralılar: Hudutlarda bulunan kaleler ve şehirlerdeki topçulardı. Bunlar ücret verilerek istihdam olunduklarından Acaralı namını almışlardı. Müsellimler: Ordu öncülerinin de önünde gidip, yollar ve köprüleri keşf ve Tâmİr ederlerdi. Müsellimler, çoğunlukla Rumeli tarafından olup, ekseriya hristiyanlardan olurdu. Anadolu müseilimlerine Yörük adı ve­rilir, Serhad Kolu: Hudud boylarında düşmanın yapacağı te­cavüzleri men etmek için kurulmuştur.

Bir süvari sınıfıydı. Devamlıydılar. Bunların deli (delil), gö­nüllü ve beşli (helak edici) adlarıyla üç şubeye ayrılmışlardı.

Topraklı süvari: Has Umar ve zeamet sahiblerinin savaş zamanında çıkardıkları cebelü askeriydi ki sulh zamanlarında devletin gösterdiği toprağı ekerler ve bu ürünün öşürü ile ge­çinirlerdi. Yirmibin akçadan, yüzbin akçaya kadar kayıtlı ha­sılatı olan dirliğe zeamet üç veya altibin akçadan yirmibin akçaya kadar olan dirliğe de, tımar denirdi.

 

Bilgi Bankası 49:

 

Tarih deyimleri Eski tarihlerimizde bazı isimler, terkibler vardır ki; şimdiki halde boş olduğu için birdenbire anlaşıla­maz. Bu sebeple icab ettikçe birer ikişer yazılacaktır.

Engürüs-Macar. Nemçe-Avusturya. Las-Sırp. Erdel-Maca-ristanm şimdiki Transilvanya bölümü. Boğazkesen-Rumelihi-sarı. Arnavudluk İskenderiyesi-İşkodra. Küsovveh-Kosova. Lasoğiu-Lazari. Güzelcehisar-Anadoluhisar. Vilakoğlu-Jorj Brankoviç. Alacahisar-Karoşeviçe. Yaiakabad-Yalova. Serf-Sırb. Balyos-Venedik Sefiri. Kürodes-Korent (İnebahtı). Jigo-onu-Sigismund (Macar Kralı)

 

Bilgi Bankası 50:

 

Kise-Akça Eski zamanlarda keselerin içinde bulunan pa­raların altın ve gümüşten bulunduğu için. miktarianda başka başkaydı. Bu miktarlar hemen hemen her asırda değişmiştir. Yine eski zamanlarda akçada kese ve flori altını ki. Fatih za­manında 40 akçaydı. Onda sıra tabiri kullanılırdı. Tarihlerin bize açıkladıklarına göre, önceleri kise denildimi, otuzbin ak­ça veyahut onbin altun anlaşılırdı. Sultan Fatih ile 2. Bayezid zamanında keselerin gümüşü otuz ve altunu onbirlikti. Daha sonraları Trablus. Tunus ve Cezayir darbhanelerinde basılmış olan Sultan altunu keselerinin her biri. bin adedlik olduğu gi­bi H. 944/M.I537 tarihlerinde yirmi bin. Hicri İ070/M.1660 tarihinde kırkbin ve 1 1 00 H./M. 1689 dan sonraki senelerde ellibin akça bir kese olarak itibar olunmuştur. Son senelerde İstanbul.

Kesesi, Kese-i Rumi, Kese-i Divanı, Kese-i Mısri diye ke­selere isimler verilmiştir. Keselerin miktarı hal ve zamana gö­re ve nakitin revacına göre değişmiş ve en sonra beşyüz kuruşta kalmıştır. Yakın zamanlarda maliye hesaplarında mu­amele afeiumum kese üzerine yapılır, alış verişde de, kese kullanılırdı. Beş keseye, yüz keseye aldım tabirleri ise on-on-beş seneden beri işitilmez oldu. Hatta 2. Sultan Mehmed za­manında basılmış olan madeni para kullanılmağa başladık­tan sonra, altılıklar ile beşlikler, yüzlükler, ellilikler sayılıp ve­rilir, yirmilikler, onluklar ise sayılmakta zorluk çekildiği için, yirmilikten bin, onluktan ikibin adedi bir keseye konulup, öy­lece beşyüz kuruş üzerinden alınıp, verilirdi.

Akça: Sultan Orhan Gazi zamanında kesilen ilk Osmanlı sikkesi yani parasıdır. O zamana kadar dirhem ismi ve usulü kullanılırdı. Bu isim ile usul kaldırıldı. Moğol lisanında beyaz sikke manasında olan akça kelimesi kabul edildi.

Sultan Orhan zamanında kesilen akçalar arasında iki ak-çalık ve Sultan Mehmed zamanında kesilenlerde de, on ak-çaiık sikkeler mevcuddur. Hatta 2.Murad vezirlerinden Lala Yörgüç Paşa; padişahın müsaadesiyle Anadolu da akça kes­tirmiştir ki, Lala Yörügüç akçası diye anılırdı. Beylerbeyi ak­çası, kalp akçe, kızıl akçe, kırık akçe adlan ile bir takım sah­te ve mağşuşları (ayarı bozuk) da meydana çıkmıştır.

H.1234/M.1818 tarihinden sonra akça kesilmemişti. (Tak-vim.-i Meskukat-ı Osmanı)

 

Bilgi Bankası 51:

 

Rüşvet Tarihlerimizde rivayet edilirki: Fatih, bir gece saba­ha karşı sadrazam Halil Paşayı yanına çağırtır. Paşa, bu va­kitsiz davetten çok büyük bir telaşa kapılır. Hayatından artık hiç ümitvar değildir. Yanına bir miktar altın alarak padişahın huzuruna çıkar. Sadrazamını telaşlı gören padişah:

-Lala emin ol, ne hazineni isterim, ne hayatına kastım var­dır. Muradım yâni isteğim, yalnızca İstanbulun fethine yar­dımcı oimandsr. Bu yastığı gördünmü? uykusuzluktan döne döne bu hale getirdim. Gece gündüz hayal ettiğim İstanbul fethi, hasıl olmadıkça rahat etmek ihtimalim yoktur.

Paşanın vaadi üzerine:

-Rumların parasından sakın, Emri tehdidini söyler.

Evrak-i Perişan-Kemal.

 

Bilgi Bankası 52:

 

Sırplar Sırplar; bundan binikiyüz, binüçyüz sene evvel Ma-caristanda bulunan Karpat dağlarının öte taraflarından, şimdi bulundukları araziye hicret etmişlerdi. Bunlar çeşitli kabile­lerden meydana gelmişlerdi. Hükümetleri yoktu. Hristiyanlığı kabul ettikten bir asır sonra yani H.1019/M. 1610 tarihinde İstanbul imparatoru Vasil'in zamanında Bizans devletinin eyaleti haline geldi. Bunlara ilk defa istikbal kazandıran İsti­fan, krallığı ilan etmiş, bunun- torunlarından Istefan Dusan. Makedonya ile Arnavudluğu, Teselya ile Yunanistamn kuzey tarafını zaptederek, büyük bir hükümet kurmuştu. Bu sülale M. 1369 senesine gelince yıkılıp, Dukaçin sülalesi onun yeri­ne geçip, hakim oldu. Osmanlılarla ilk defa savaşan bu Du-kaçin'dir, Adı geçen mağlup oldu ve öldü. Kosova savaşın­da, Sultan 2.Murad'a karşı duran krallar arasında bu sülale­den Belinoviç isimli bir kral vardı. Bu da savaş esnasında mağlup olanlardan olup, sonradan ölmüştür. Sırbistanın tari­hi bundan sonra Osmanlı tarihi ile birlikte yürür.

 

Bilgi Bankası 53:

 

Fetihten Sonra Hz. Fatih bütün vezir ve kumandanları ya­nında olduğu halde Eğrikapıdan muzafferan girdiği zaman, doğruca Ayasofya'ya giderek, o büyük mabedin latif mima­risine hayranlıkla seyre bakmış ve bu sırada Yeniçerilerden biri kilisenin güzel taşlarından birini sökmeye uğraştığını gö­rünce, elindeki topuzla herifin başına vurarak: "Ben size mal­ca olan yağmaya ruhsat vermiştim. Mülk ise benimdir. "Di­yerek taşın sökülmesini engellemiştir. Bu sırada ise namaz vakti girdiğinden, Ezan-ı Muhammedi okunmasını emrede­rek, Ayasofya'da cemaatle namaz kılmıştır. Bu namazın ikin­di namazı olduğu söylenir.

Padişah, Grandük veya büyük amiral denilen ve impara­tordan sonra Rum imparatorluğunun en büyük adamı olan Luka'yı huzuruna çağırıp, iltifatlarda bulunmuş, imparatorun nerede bulunduğunu sorarken, huzura bir kaç subay girerek dışarıda iki Yeniçerinin imparatoru kendilerinin öldürdüklerini söylediklerini haber vermiştir. Fatih binlerce yıllık eski bir devletin varlığını yerin dibine sokmasına ve son imparatorun ölmüş olduğuna göre bunun başını teşhir etmek ve Osmanlı topraklarındaki muarızlarına geldiği noktayı göstermek için imparatorun cesedinin bulunmasını, kellenin getirilmesi em­rini verdi. Cesede kısa zamanda varıldı. Kostantin, kendisinin hükümdar olduğunu belirtme alameti olarak üzerine ufak ufak altından karakuşlar mıhlı Erguvan renkli ayakkabılar giymekteydi. Cesed huzuru padişahiye getirilince; başın Anadolu teşhiri, vücudun ise hristiyan dini icabatına göre saygı ve ihtiramla derlenip defnini emretti.

İmparator Kostantin, Osmanlı askerinin surlardan içeriye girdiklerini ve iş işten geçtikten sonra şuraya buraya baş vurarak: "Beni öldürecek bir hristiyan yokmu? Diye feryada başlamıştı. Rivayete göre iki yeniçeri imparatoru tanımışlar ve üzerine kılıç üşürerek biri yüz tarafında diğeri arkasından iki büyük yara açmışlardır. Kostantin bulunduğu yere düşüp, hayatını kaybetmiştir. (Mufassal)

 

Bilgi Bankası 54:

 

Patrik Tayini Rum tarih yazarlarının rivayetine göre; İstan­bul'da camiye çevrilen kiliselerin sayısı kırkikidir ve çoğunun isimlerini Rumlar bilmediği gibi eski eser uzmanlanda bilme­mektedir.

Fatih, İstanbula girişinin üçüncü günü Rum-ortodoksların patrik seçmelerini emretmiştir. Bu sebeple eski rum İmpara­torları zamanında yapılmakta olan merasimlerin aynısı tatbik olunmuştur. Seçilen patrik, padişah ahırından gönderilen ga­yet güzel ve süslü eğerler ve üzeri beyazlarla örtülü bir ata binmiş olarak yanında ruhani heyet olduğu halde saraya gel­di. Fatih, taht üzerinde oturduğu vaziyette ve yanında salta­natın gereken memurları bulunduğu halde üstü incilerle süs­lü kendisi altından yapılmış bir asa verdi. Papazların hepsi bir ağızdan padişaha dualar okudular. Dua okunduktan son­ra Fatih, ayağa kalktı. Patrikde ayak öptü. Dua bir daha tek­rar okunduktan sonra ziyafete davet edildi. Ziyafetten sonra padişahın yanında bulunan vezirler, paşalar alay-ı vâlâ ile patriki, patrikhaneye gönderdiler.

Fatih, diğer mezheplere bağlı Hristiyanlann da reislerinin vazifelerinde kalmaları hususunda emirler yayımladı. Bunla­ra da birer kılıç, asa ile birlikte istiklal vermişti. Ermeni. Slav Latin Hristiyaniar kendi mezheplerinin papazları ile başbaşa kalmışlardır. Ahali ile diğer gönüllü, her milletten yabancılar,

Cenevizliler, Venedikliler, yabancı kaptanlar bile müdafiiler içindeydi. Hatta Garan isimli bir de Alman topçu vardı.

Donanma, altısı ecnebi ve büyük küçük yirmiüç Rum ge­misi olmak üzere yirmidokuz harp gemisinden ibaretti. Bu kuşatmada hücum ve savunma için Katabult ismi verilen ok ve taş atan mancınık, kule şeklinde harp makinesi, ok. rum ateşi denilen Garajova ateşi ile top ve lağım atmak usulü her iki taraftanda kullanılmıştır. Rum topları hem sayıca hemde hacim ve menzil itibariyla yetersizdi. Edirne'den getirilip bu­rada ateş edilen büyük top, kullanım esnasında parçalandı. Bu parçalanma esnasında kendisini imal edenler arasında bulunan Urban Cistayıda ölüme sürükledi. Baltaoğlunun ku­mandasında bulunan Osmanlı donanması önemli bir güç ol­madığı gibi ayrıca acemilikte vardı. Hatta ilk hücumda onse-kiz gemiden meydana gelen filo, Sakız adasından gelen beş Ceneviz gemisine mağlup oldu. Bu beş gemi rüzgarın yardı­mı ile donanmamızın ortasından geçerek İstanbul limanının ağzına geldi. Rumlar buraya zencir germişlerdi. Zenciri ken­dine has aleti ile indirip, limana dahil oldular.

 

Bilgi Bankası 55:

 

Osmanlı Tarihinde Numune-i İbret Fatih Hz.len H.857/M. 1453 yılında büyük bir ordu ve pek iri toplarla Edir­ne'den gelip, İstanbulu feth etmiştir. İşte Osmanlı devleti şimdi merkez-i arz-i buldu ve Fatih hazretleri saltanat tarafını tamamlayarak sahihan, "Melikül Mülük" oldu. Bir milletin sa­adet hali beraberlik ve ittihattan, güzel ahlaktan geçer. Bu hükümden meydana çıkacak netice tabiiki müsbet olur.

Osmanlılar Anadolunun bir köşesinde küçük bir topluluk olarak yaşarken, Rumların mali bakımdan kuvvetleri ve dün­ya hakkında malumatları olmasına rağmen, onlara üstün gelmeyi becerdi. Hatta İstanbulun fethinden sonra Avrupaya yayılan Rumlar, oralarda Osmanlı hakkında malumat yay­mışlardır. Fakat içlerine garaz, nifak, ahlak-i fesat girmiş bu­lunduğundan mali kuvvet ve ilimleri, kendilerini kurtarama-yıp, Osmanlı emrine girip mahkumu oldular. İbreti! alem. (Tarih-i Cevdet)

 

Bilgi Bankası 56:

 

Osmanlı Paralan Sultan Orhan'ın bastırmış bulunduğu pa­raların bir yüzünde "La ilahe illallah Muhammedenrasulullah" diğer yüzünde ise "Orhan Haledellahu Melik yazılıydı. Sultan

1.  Murad paralarının ise bir yüzünde yine kelime-i şahadet, diğer yüzünde ise "Murad bin Orhan haledellehu Melik" yazı­lıdır. Yıldırım Bayezid'inkindeyse, bir tarafı "Haledeüahu Me­lik" diğer tarafı

"Bayezid bin Murad" basılı olup, Çelebi Sultan Mehmed ve

2.  Murad paralan da aynı şekildedir.

Devletimizde Fatih zamanına gelinceye kadar altun para basılmamiştı. Sultan Fatih, zamanında basılan altun paralar bir tarafında "Darb elnasr Sahib elaz vel nasr fil berr vel bahr" diğer tarafında ise; "Sultan Mehmed Han İbnissultan Murad Han darb-ı fi Kostantiniye" yazısı vardır. Ta Yavuz Sul­tan Selim zamanına kadar bu böyle gitmiştir. Tebriz'in fethin­den sonra, basılan paralarda "Selim şah" unvanı basılı oldu­ğu görülür.

Paralarda tuğra basımı ilk defa olarak Emir Süleyman'ın bastırdığı Akça ve mangırlarda, bir de, Çelebi Mehmed'in "Akça-i Yeganesinde" görülür. Daha sonraları bu tarz terk edilmiştir. Ancak 3. Mehmed zamanında yeniden bu tarza dönülmüştür.  Bu tuğralar, zamanımızdaki tuğralar gibi düzgün değildi, tuğralar estetik ve güzelliğini 3. Ahmed zama­nında yakalamıştır. Yukarıda zikr ettiğimiz yazılardan başka eski Osmanlı paralarında "Sultan el berr'in ve hakan el bah-reyn" veya sadece, "Sultan el berrey" unvanlarıyla birlikte basılmış oldukları yer olan "Kostantiniye" veya "İslambo!" kelimeleriyle basılmıştı. Hatta 1. Abdülhamid Han altın para­larının üzerinde "Darb fi daraasitane el aliyye" ve Sultan 3. Ahmed zamanında basılmış bulunan büyük fındık acunları­nın bir yüzünde tuğra ve öbür yüzünde "Azze Masr darb fi Kostantiniye" menkuş yani nakşedilmiştir.

 

Bilgi Bankası 57:

 

Doğu Roma İmparatorluğu Sultan Fatih, İstanbulu zapt ederek, ömrüne son verdiği Doğu Roma imparatorluğunun İstanbul imparatorluğundan başka Doğu imparatorluğu (Bi-zantiyun ve Bizans diye başka başka isimleri de vardır. İstan-bulun eski adı Bizantiyundu.)

Bu hükümet M.395 tarihinde meydana gelmiş, 1453 sene­sinde yıkılmıştır, dernekki binelüsekiz sene ömür sürmüştür. Bu müddet içinde altı devreye ayırmak mümkündür.

1.  395 den 565 yılına kadar, jüstinyanus adlı bir imparator zamanında Batı Roma İmparatorluğu yıkılınca İtalya ile Ku­zey Afrika'nın ve İspanyanın bir kısmı eline geçmiştir.

2.  M. 565 den 717 ye kadar. Bozulmaya başlamıştır, kal­yanın büyük bir kısmını kayıp etmiş, Sırplar, Hırvatlar, Bul­garlar Tuna'nın güney tarafını zapt eylemişti. Suriye, Mısır, Afrika, Kıbrıs dahi müslümanlar tarafından alınmıştır.

3.  M. 717 den 867 senesine kadar: En mühim olay papa­nın tesirinden ve katoliklikten ayrılmasıdır, kalyanın güney bölgeleriyle Sicilya, Girid, Adana taraflarında İslam pençesindeydi.  Bulgarların meydana gelen savaşlarla gücü azal­mıştı.

4.  M. 867 den 1057 senesine kadar, Bulgarların teşkil etti­ği Makedonya hükümeti sıkıntılarıyla geçmiş ve bir aralık Bulgarlar Sırpların topraklannada el koymuştur. Fakat impa­ratorluk Kıbrıs İle sicilya, Halep ve Adana cihetlerini tekrar eline geçirmiştir.

5.  M. 1056'dan 1260 senesine kadar: Selçuklular Anado-lunun yandan fazlasını zapt ve Bulgarlarla, Sırplılar istiklal ilan etmişlerdi. Bu devrin en önemli vakası Kudüs'ü müslü-manların elinden almaya giden haçlı ordusunun. İstanbul'u zapt ederek bir Latin devleti kurmalarıdır. Girid v.s.Venedik cumhuriyetine geçmiş, Arnavutluk, İznik, Trabzon birer kü­çük hükümetler haline gelmişti. Bunlarda bu ana kadar oku­duğumuz gibi birer birer Osmanlı devletine İntikal ediyorlar­dı.

6.   1261'den 1453 senesine kadar: İznik imparatoru Kostantin Paleolog, tekrar İstanbul'u zapt etmiştir. Ancak Bul-garya ve Sırbya müstakil kalmış, sahil bölgelerinin bir çok yeri Venedik ve Cenevizlilerin idaresine geçmişti. Ancak Os­manlı devleti meydana çıktıntan sonra anadoludaki bütün toprakları birer birer egemenliği altına alıp, ardından Avrupa cihetine gidip, Bulgaristan ve Sırbistanı aldıktan sonra  1453 yılında da İstanbul'u zapt edip, Bizans devletinin varlığına son vermiştir.

Doğu Roma hükümdarları hep aynı sülaleden olmayıp, Teodîyüs, Teraki, Jüstinyen, Heraklis, Isnoryan ve Mihaller, Makedonya, Komninüs, Anaklos, en son ise Paleolog ve Kantakuzenler devrinde münasebette bulunulmuştur. Os­manlılar istiklaliyetlerini ilan ettikten 157 sene sonra, İstanbul'u feth etmişlerdir. Doğu Roma imparatorluğu Osmanlıla-nn istiklallerini ilân etmeden 912 sene evvel mevcuddu.

 

Bilgi Bankası 58:

 

Kırım Hanlığı Meşhur Cengiz'in ölümünden sonra Moğol hükümeti kısım kısım ve Kıpçak eli adıyla meydana gelen hükümet Kırım yarımadasının Karadenizin kuzey sahillerine hükmetmişti. Bu Kıpçak eli dahi, daha sonra Yedi hanlığa ayrılmıştır. Cengiz neslinden Toktamıs, meşhur Timurlenk ta­rafından bu hükümete tayin edilmişsede Toktamıs sonradan Timur'a isyan ederek mağlup olmuştur. Yerine yine Timur'un kumandanlarından İdku, hükümdar nasb edildi. Toktamışm iki oğlu, İdku'nun aleyhine harekete geçmiş ve bunlardan Kadir Berdi isimli büyük kardeş ölmüş, küçük kardeş Celal Berdi uzun zaman hükümferma olamayıp yine Cengiz neslin­den Mamud Han'a idareyi kaptırmış, buraları senelerce kana boyanmıştır. En son olarak Celal Berdinin oğlu Hacı Giray, Kıpçak memleketini ele aldı. Vefatından sonra geride kalan onikî oğlu taht için birbirleri ile boğuşarak, bunlardan da Ah-med Giray hepsini bertaraf edip başa geçti. Mengli Giray ise Cenevizlilere kaçtı.

Osmanlı donanması Kefe'yi vurupta aldığı esirleri İstanbu-la getirince Mengli Giray dahi bunların arasındaydı. Sultan Fatih, esirlerin idamını ferman etmiş ve sıra Mengli Giray'a gelince iki rekat namaz kılarak henüz başı secdedeyken af iradesi gelmiştir. İşte Kırım ahalisinin göndermiş olduğu Os­manlılara davet mektubu o anda gelmişti.

idamdan kurtulup saraya alınan Mengli Giray'a tuğ ve sancak verilip Kırım Hanı olduğu bildirilir. Bu tarihten yani H.880/M.1475 senesinden Kırım hanlığının Rusya tarafından rnahvedildîği tarih olan H.l 198/M.1783 senesine kadar geçen zaman diliminde kırküç tane han, Osmanlı devieti tara­fından Kırım'a tayin edilmiştir. Bu hanlar Ceiai Berdi sülale­sinden ve aslen Cengiz neslindendir.

 

Bilgi Bankası 59:

 

Serdengeçti-Dalkılıç Serdengeçti; akıncı askeri içinden, düşman ordusu içine dalmak, kuşatılmış bir kaleye girmek için fedai olarak yazılan askere verilen isimdir. Oralara dala­cak olanlar dönüş ihtimalinden çok ölümü göze alan, düş­mana sağ, sol veya arka tarafından birden bire hücum eder­lerdi. Bunların hücumları daha bir dehşetli olur, çoğunlukla daldıkları ordunun içinde çok önemli perişanlıklar husule ge­tirirlerdi. Meşhur Napolyon: "Osmanlı askerini dalkılıç ede­cek kadar sıkıştırmak elvermez. Bir kere dalkılıç olmaya göze aldırılmış bir kaç yüz adam meydana çıkarsa önlerinde mağlup olmamak mümkün değildir." demiştir.

Fethedilmesi uzayan kalelere serdengeçtiier, geceleyin aniden nerdiban (merdiven) koyarak ve içeriye girer girmez kılıcı sıyırıp, her tarafa kılıç vurmak için yazılırlardı. Bu işteki tehlike apaçık ortadadir. Büyük cesaret ister.

 

Bilgi Bankası 60:

 

Devletin Erkan Heyeti Sultan Fatih Mehmed Han devrinde Osmanlı devletinin teşekkülü dört esastan meydana getiril­mişti. A) Vezirler B) Kadıasker (Kazaskerler) C) Defterdarlar D) Nişancılar.

Vezirlerin sayısı ilk devirde birden, sonraları iki, üç, Fatih zamanında dörde çıkmıştır. Veziriazam padişahın mutlak ve­kiliydi. Bu sebeple devlet idaresi için her bölümün mercii ve hükümetin reisi idi. Sultan Mehmed, Çandarlı Hali Paşayı öldürttükten sonra, devlet heyetine yeni kabineye bizzat kendisi riyaset etmeye başladı. Gedik Ahmed paşanın sadareti es­nasında bir gün üstü başı dökülen bir Türkmen meclis içti-maında içeriye girerek: "Pes sizden Şehriyarı bahtiyar olan kangınızdır (hanginiz)?" diye soru sormuş. Bu sual Fatih'in hiddetine sebeb olmuştur. Ahmed Paşa bunun üzerine di-van'in yani heyet-i devletin toplantısında vezirlerin başında veziriazamın bulunması iznini Sultan Fatihten istemiştir. Ka­bul neticesinde devlet işleri sadrazamın uhdesine geçmiştir. Bundan böyle Sultan Fatih, vezirlerin toplantı yaptığı mahalli görür şekilde ve önü kafesle çevrili özel bir yerde oturduğu halde toplantıları takip eder olmuş ve bu usul çok zamanlar devam eden diğer padişahların kabul edip riayet ettikleri bir tarz olmuştur.

Kazasker (Kadıasker) kabinenin ikinci adamı idi. Önceleri bir kazasker varken, Sultan Fatih zamanında Rumeli ve Ana­dolu kazaskeri adıyla biri Rumeli ve diğeri Anadolu etrafın­daki davalara bakmak üzere ikiye çıkarılmıştı. Müftü, şimdi Şeyhülislam dediğimiz zat kadıaskerlerle, İstanbul kadısının altında idi. Şeyhülislam unvanı 1. Sultan Mahmud zamanın­da İstanbul Müftüsüne verilmiştir.

Defterdarlar heyet-i devletin yani kabinenin üçüncü önem taşıyan mevkiini teşkil ederdi. Fatih zamanında Rumeli için bir defterdar ve Anadolu içinde bir muavin defterdar vardı. Bunlar yarı fârisi, yarı Türkçe olarak siyakat dediğimiz yazı ile defter tutup maliye işleri hakkında bilgi verirlerdi.

Nişancılar, dördüncü idiler. Bunlar padişah tarafından ve­rilmiş fermanları ve beratları baştarafına Tuğra yazarlar, dev­let kâtibi olmaları itibarıyla, kabine toplantısına dahil olurlar­dı.

 

Bilgi Bankası 61:

 

Divan-Babıâli Sultan Fatih zamanında H.872/M.1467 se­nesinde babıâli dediğimiz en büyük hükümet dairesi bina olunmuştur. Divan, sofa manasına olup, burada hükümet meclîsi ve yeri demektir. Sadrazam olan zat, cumartesi pa­zar, pazartesi, salı günleri saraya gider, kendisinden evvel gitmiş olan hükümet azası tarafından karşılanır, ta divan-ı hümayuna girinceye kadar arkasından giderek, kendisi sedi­re oturduktan sonra vezirler ile Kazaskerler sağ, defterdarlar ile nişancılar sol tarafına otururlardı. İcabına bakılacak işlerin divana yâni veziriazama sunulması vazifesi olan tezkereciler karşısında ve devlet kâtibi denilen reis efendi sofanın kena­rında durur. Bunlardan başka kapıcılar kethüdası (serkure-na) ve çavuşbaşı (mabeyn müşiri) maiyetleri olan kapıcılar (kurena) ve çavuşlarla beraber bulunurlardı. Babıâli vaktiyle sadrazamın ikametgahıydı. Meclis öğleden sonra toplanırdı.

 

Bilgi Bankası 62:

 

Tarih Edebiyatı Örneklerinden Sultan Fatih, zaptetmiş ol­duğu memleketlerin hükümdar ve askerlerini bazen idam et­tirmişti. Avrupalı tarihçiler, nefret dolu kelimelerle anlatırlar. Vakıa böyle davranışlar müslümanlığın ilk çıkışındaki devri saadette veyahud Avrupanın şimdiki hali gibi bir zamanı me­deniyette olmuş olsaydı çatmaya haklan olurdu. Fatihin or­taya çıkışından ikiyüz sene ön ve doğu'da Cengiz katliamı ve zorbalığı mutlak bela olarak yeniden yapıldı.

Batı cihetinde ise 3. İnosan isimli Papa, Engizisyon denilen ve mânası katolik mezhebinde olmayanların araştırılıp, kayıt altına alınarak ele geçirildiklerinde ise, işkence tatbikiyle yok edilmeleri belasını kararlaştırdıklarından herkesin ahlakında önemli bir değişiklik meydana gelerek insanlik kana susa­mış, intikam kılıcı çekilmiş, ortalığı ateş kaplamıştı. Bu za­mandaki papazlar ele geçirdikleri müslümanı, akla hayale gelmez eziyet ve işkence ile din değiştirmeye mecbur ettik­ten sonra "ruhu ahirete temizlenmiş oiarak gitsin" diye ate­şe atıyordu. Yine bir zamanlar Macaristanda Hünyad, yemek yerken müslüman esirlerini karşısında idam ettirir çalgı yeri­ne onların ahu eninleri ile eğlenir, nasıl ki bir zamanlar Arna­vutlukta iskender Bey bir Osmanlıyı eline geçirse çengele asar, yine bir zamanlar Eflakta, Şeytan Voyvoda Türklerden eline geçirdiklerinin hepsini kazıklayarak onunla bir eğlence yaşayan divanedir. Tamışvar hakimi ise, askerlerine şarap ikram ederken, şaraba müslüman kanı katıp içirirdi. Osmanlı yaralılarının etinden dişi ile et koparıp, parça ağzında olduğu halde ayağa kalkıp raks edip oynardı. Fatih Sultan Men-med'den (şimdi bile avrupada bir galibin pek de riayet etme-diği) amme hukuku kaidelerine tamamiyie uymak ve bunu aramak nasıl caiz olabilir? (Netayic ül Vukuat)

 

Bilgi Bankası 63:

 

Fatih'in Maarifperverliği Tarihlerimiz ittifak halindedir ki, Hz. Fatih bir ilim ve maarif aşıki, ilim adamlarının ise en bü­yük dostuydu. Hatta Maveraünnehir ulemasından olan, Clzun Hasan'ın elçi olarak göndermiş bulunduğu Ali Kuşçu'yu ilmi­ne olan sevgisi yüzünden Istanbulda ikamet etmesi için rica­da bulunmuş ve Ali Kuşçu, padişaha vazifesini hitama erdi-rince geri geleceğim sözünü vererek Erzincana gitmişti. Erzincandan dönüşte ise her merhalede yövmiye bin akça ih­san etmişti. Fakat Hz. Fatih'in ilim ve fenne olan sevgi ile hayranlığının en mükemmel numunesini teşkil eden delil. İstanbulda Fatih camii etrafında yaptırdığı "Medreset ül Aliye" adı verilen dünyanın en mükemmel ve bulunduğu zamanın yegane üniversitesini yapmış olmasıdır.

Bu heyet halinde yapılmış olan ilim ocağı sekiz şubeden meydana gelmişti. Bunların lise muadili olan idadi dersleri, tamamlama kısımları, hazırlık medreseleri de bulunmaktay­dı. Okuyup yazan bir talebe önce iptida-i hariç denilen med­reselerde okur. Buradan sonra da, Musule adı verilen tetim-me yâni tamamlama medreselerine yükselirdi. Artık burdan sonra Darülfünun yani üniversite talebesi olmaya hak kaza­nırdı.

Daha sonra ise, Sultan Kanuni Süleyman, Süleymaniye medreselerini yaptırarak Ceddi Fatih'in eserini itmam etmiş­tir. Bu medreselerde; hadis, tıp, riyaziye ve tabii ilimler müte­hassısları yetiştirildi. İlahiyat, hikmet, fıkıh, hadis ve edebi-yat-ı arabiye, Fatih tamamlama bölümünde okutulur, bunla­rın içinden şehadetname yâni diploma alanlar mülâzım adı ile unvan sahibi olurlardı. Bu mülâzım rütbesi alanların isti-dad sahibi olanları müderris olmak rüusu alırlardı. Bu gün Avrupada bu esas devam etmektedir.

 

Bilgi Bankası 64:

 

Fatihin dinlere Saygısı İstanbulu fethetmekle birlikte hris-tiyanlannda inanç ve ayinlerinde hürriyet içinde olduklarını ilan edip, patriklerini ise vazifesinde ipka etmiş olduğunu görmüştük. Dini bağlılıklarını sürdüren insanlardan bazıları o sırada: "İslamiyet bu kadar kuvvet ve yüksekliğe erişmişken hristiyanlara ya islam olunuz ya da kılıçtan geçersiniz tehdidi yapılmayıp böyle bırakılmaları caizmi—" Diye itirazlar ileri sürdüler.

Sultan Fatih bu mırıldanmaları duyunca: "Din-i islamı Hazreti Şari'den ziyade himaye etmek iddiasında bulunmak ne büyük vazifesizliktir." Cevabını vererek mırıldanmalara pek kafi bir cevap vermiştir.

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

Bugun Toplam Ziyaretçi Sayısı 5 ziyaretçi (331 klik) Sitemizi Ziyaret Etti Ehlen Ve Sehlen
» Kısa Yollar

------
» Veda Hutbesi

Veda Hutbesi

Bismillahirrahmanirrahim

EY İNSANLAR!

Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyor um, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz.

İNSANLAR!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.


ASHABIM!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.


ASHABIM!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

ASHABIM!

Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.


İNSANLAR!

Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

İNSANLAR!


Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki

hakkınız, onların, aile yuvasını, hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.


MÜ'MİNLER!


Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı Kur'andır.

MÜ'MİNLER!

Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...


ASHABIM!

Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İNSANLAR!

Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

İNSANLAR!

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.

İNSANLAR!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

"-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.)

Şahid ol yâ Rab!

Şahid ol yâ Rab!

Şahid ol yâ Rab!

» Ana Menü
» Ana Sayfa
Forum
Haberler
Dini Programlar
Dini HikayeLer
Sahabe Hayatları
Sohbet
Dini Ve GeneL Resimler
Dini FiLimLer
İlahiler
Link Listesi
Ziyaretçi Defteri
» DosT SiteLer
Gececi40
Html Banker
Mert Köseoğlu Blog
HellBas
Dkner.Tr.Gg
Destekliyoruz
Hagika
Mat- Özel Ders
EkleneCek
EkleneCek
EkleneCek
» CopyrightAna SayFaya Git
;
EmruLLaH Candan | aLi Candan | Ehlibeytiz.Tr.Gg

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=